yolculuk ilginçtir. yaşamın sürekliliği içinde, başlı başına kesitler oluşturur. dağlardan, deniz kıyılarından, kentlerden, gecelerden geçilir. insanlardan geçilir. Irmaklar görülür. insanlar görülür. kalabalık ya da bomboş istasyonlar belirir. sonra herhangi bir ormanla karşılaşırsın, belki birkaç gün önce geçtiğin bir orman. bir kent, ağaçların kızıl kahverengiliğini, yeşilliğini, çıplaklığını algılamış mıydım, diye sorarsın kendi kendine. yol kıyısında bir başına bir çocuk durur. büyük bir siyah şemsiye tutar elinde. yeşil, yün örgüsü bir başlık giymiştir. elinde gene yeşil, çırtlak yeşil bir plastik torba tutuyordur. yanı başında güttüğü iki koyun durur. çocuk, kendini bürüyen yalnızlığın, boşluğun bilincinde değildir. ve diğer dünyaların. her insanın oluşturduğu bir bütün dünyanın. sonra yol ilerler. dünyalara açılan yeni yaşamlardır yolculuklar.
Ve yaşam yalnız rüzgâr, yalnız gökyüzü ve yalnız hiç değil mi?
Cesare Pavesa
son yolculuğuna çıkan anneanneme sevgi ve özlemle...
her zaman "sevgi" "dürüstlük" "iyilik" "güven" tohumları eken canım anneme yaptım bu pastayı dün akşam sürpriz bir doğum günü partisi ile ona sunmak üzere hazırladım ama dün başka sürprizlerle geldi annem apar topar kendi annesinin yanına gitti giderken Ilgaz ve Çakıl'a mumları üflemek için vekalet bıraktı, annemin yokluğunda yaptık doğumgününü, yedik pastamızı.
içimde bir huzursuzluk bir daraltı göğsümün üzerine kocaman bir kaya koymuşlar sanki bırak neşelenmeyi gülümsemeyi bile başaramıyorum 2 gündür suratıma asılı kalmış aptal ve kuru tebessümü saymazsak
niye böyle oldu yahu ben 8 yıldır İstanbul'dayım bu 5. evim ilk kez bir taşınmadan yara alıyorum kendimi yersiz yurtsuz hissediyorum kabuğu kırılıp ayna gibi ortada kalmış bir salyangoz misali içimde hep bir eve gitme duygusu ama yeni ev benim evim gibi değil henüz daha yerleşmeyi tamamlayamadık zaten bu oturmamışlık, yerleşmemişlik ve yabancılık içimi kabartıyor
böyle yetiştirildim ben dışarda kötü ya da huzursuz edici ne olursa olsun koşarak eve gelmeyi ve o çatının altında kendini hep güvende hissetmeyi öğrendim hep de böyle yaşadım
büyüdüm belki de gerçekten zor adapte oluyorum yeniliklere anneannem geliyor aklıma ne kadar zor da olsa illa yatma vakti evine geri dönmek isteyişi
işin kötüsü bu kanadı kırılmışlık hali enerjimi de aldı götürdü yerleşmek iş yapmak filan mümkün değil, kısır döngüye doğru gidiyor ev düzelmedikçe ben düzelemiyorum, ben düzelmedikçe evi düzeltemiyorum :) dün akşam eve gitmemle yatağa girmem arası nerdeyse yarım saat dökülüyorum çünkü
oysa öyle iyi biliyorum ki sahip olduklarımı bunların içinde maddenin mekanın hiç bir önemi olmadığını göğsüne yaslandığımda sokakta bile yaşayabilecek kadar sevdiğim bir adam var benim minicik gülüşüyle dünyaya bahar getiren bir kızım her taşınmam da "yine mi" demeden gelip benden çok harap olan bir annem tüm haftasonunu delik delmek, montaj yapmak, temizlemek, düzenlemekle geçirecek kadar fedakar büyük bir ailem nerde olursa olsun elleri, sesleri yüreğime yetişen kardeşlerim, arkadaşlarım
mantığımın yenildiğinin farkındayım biraz müzik desteğiyle toparlanayım artık
Cumartesi günü Adapazarı'na arkadaşlarımızı ziyarete giderken evin minik kızı için bu tartı yapıp götürdüm görüntüsünü çok sevdi tadıyla ilgili yorumu ise şöyleydi "altı çoook güzel ama üstler ıı-ııh" çilekli kısmı sevmemiş :) aynı yorum Alper'den de geldi bence güzel bir tarif tek eksiği çilek seven birileri :)
Tart hamuru ; 125 gr tereyağı 1 + 1/2 su bardağı un 1/2 su bardağı pudra şekeri 1/4 çay kaşığı tuz 1 yumurta sarısı
Mutfak robotunda unu, şekeri ve tuzu karıştırdım, Küp küp kestiğim oda ısısında tereyağı ekleyip hamur birbirine tutununcaya kadar karıştırdım. Yumurta sarısını ekleyip hamuru tekrar yoğurup buzdolabında 1 saat beklettim. Sonra tart kalıbına koyup üzerine aliminyum folya serdim. Kabarmasın diye bakliyat (nohut, fasulye vs) koymak gerek evde bunların hiç biri olmadığı için küçük çakıltaşları koydum :) Piştikten ve soğuduktan sonra yoğun hindistan cevizli krema ve çileklerle süsledim.
sevgili günlük, artık yorgun değilim, dirildim, doğruldum ama yorgun olacağım günler çok yakında hissediyorum :) bu haftasonu taşınıyoruz ev taşımak bana hep kolay gelmiştir ama Çakıl'la ilk kez taşınıyorum yaşayıp göreceğiz ay sonunda da iş yerimiz taşınıyor velhasıl göçebe türkmen hayatına geri dönüş ayı, yorgunluklar kapıda kuyruk oldu bekliyor.
geçen haftalarda marshmallows'lu kurabiye yapmıştım bu posttaki fotoğraf onun fotoğrafı marsmallows tarifi Suzi'den
sorarım size, pişik nerede olur ? minik nehir'in boynunun kuytusundaki bu beyaz çizginin anlamı nedir yoksa o hattın altı kıpkırmızı pişiktir de bu görünen ilacın beyazlığı mıdır yes, bingo!
kızım son günlerde sabahları biz giderken çok ağlıyor hele son iki gündür dayanılır şey değil anne anne anne anne anne bin kez anne diyor elleriyle kollarıyla bana uzanıyor gözlerinden boncuk boncuk değil şırıl şırıl yaş akıyor karşılıklı ağlaşıyoruz bu sıralar
off bu nedir yaa eskiden ne güzeldi kapıdan baybay yapardı kapıyı kapatmayı ve arkasındaki demir çengeli çevirmeyi severdi hemen el sallar hoop kapıyı kapatırdı sonra da bize camdan el sallardı
birden bire değişti işte hani şöyle şımarıkça sızlansa edepsizlikten bas bas bağırsa belki hiç önemsemeyeceğim ama içleniyor kuzum hıçkırıklara boğuluyor basbayağı üzülüyor işte :(((
istemiyorum benim yüzümden ağlamasını ben hep kızımla olsam, onu hep ben uyutsam .....
kaç insan sabahları "aaaamut" diye bağıran bir kızın sesiyle uyanır :) şaka gibi gerçekten bu sabah çakıl yatağından "aaamuut" diye bağırdı yani öyle bir seslenme ki emir gibi insana koşarak odaya gidip -girer girmez iki ayağının topuğunu şaak diye birbirine vurup selam verip- işlemeli yastık üzerinde "aaamut"u takdim etmek mecburiymiş gibi geliyor. yanına gittiğimde iki kaşını çatmış bana bakıyordu bakarken bir kaç saniye içinde gözlerini usulca yumup uyumaya devam etti
ben yırttım artık rüyasında o armutu yetiştiremediği için fırçayı kim yedi bilemem :)
Kındıra köyüne gittiğimiz ilk gün yoğun kar yağışı vardı o gün Çakıl'la ikimizin yarım saatlik yürüyüşünü saymazsak tüm gün şömine önünde oturup dışardaki karı seyredip kitap okuduk sanırım tatilde bana en iyi gelen şey de buydu.
Sandor Marai'nin yürek yangını kitabını o gün başlayıp bitirdim Okumaktan ciddi keyif aldığım bir kitap oldu Öncelikle duygular ve insan psikolojisi üzerine yazılan nerdeyse tüm kitaplarda konuşturulan kahraman kadındır, çünkü duygusal yoğunluk kadına daha çok yakıştırılır bu kitabın iki kahramanı da (yazarı da) erkek, iç sesler ve konuşmaların tamamı 75 yaşını aşkın bu iki adama ait.
Kitaptan bir kaç alıntı:
" Yalnızlık da son derece tuhaf...Yabani ormanlar gibi tehlikeler ve sürprizlerle dolu. Onun bütün oyunlarını bilirim. Tüm hayat düzenini seferber edip umutsuzca savaştığın sıkıntı. Sonra beklenmedik kaçışlar. Yalnızlık da bir çalı ormanı gibi gizem doludur."
"Başına gelenleri biraz da insan kendisi yaratıyor. Olması gerekenleri insanın kendisi çağırıyor ve bırakmıyor. İnsan böyledir. İlk andan itibaren varlığının ölümlü olduğunu bilse de bunu yapıyor. İnsan ve kaderi birbirine sıkı sıkı tutunur, birbirlerini çağırır ve biçimlendirir. Kaderin gizlice yaşamımıza girdiği doğru değildir. Hayır, kader bizim ona açtığımız kapıdan girer ve biz ondan biraz daha yaklaşmasını rica ederiz. Hiç bir insan kendi yaradılışının, kendi karakterinin kolayca kurallara uyması yüzünden oluşan şanssızlığını, veya eylemler veya söylediği sözlerle tersine çevirecek kadar akıllı ya da güçlü değildir."
"İnsan yavaş yavaş yaşlanıyor: Önce yaşamaya ve insanlara duyulan heves eskiyor, biliyor musun her şey zaman geçtikçe bu şekilde gerçek oluyor, her şeyin anlamını anlıyorsun, her şey ürkütücü ve sıkıcı bir şekilde tekrar ediyor. Bunun da yaşlanmayla ilgisi var. İnsan bir bardağın basit bir bardak olduğunu biliyor. Ve insan ne yaparsa yapsın sonuçta sadece ölümlü bir varlık. Sonra vücudu yaşlanıyor; hemen değil, hayır, önce gözleri ya da bacakları ya da kalbi yaşlanıyor. İnsan parça parça yaşlanıyor. Ve bir gün ruh yaşlanmaya başlıyor: Çünkü vücut ihtiyar olmak istiyor, ama ruhun hala özlemleri hatıraları var ve hala arıyor, seviniyor, arkadaşlarını özlüyor. Ve mutluluğa duyulan özlem kaybolduğunda sadece hatıralar ya da kibir kalıyor; ve o zaman insan gerçekten sonsuza dek ihtiyar oluyor."
"İnsan ihaneti ve hainliği içine sindirmek zorunda, insanın tüm ödevlerinin en zoru da başkasının kendisinden karakter ve zeka bakımından üstün olduğunu kabullenmesidir."
Ünlü Macar Romancı 1900 yılında Kashau'da (bugünkü Slovakya)doğmuş ve 1989 yılında intihar ederek yaşamına son vermiş. Sandor Marai 50 den fazla roman yazmış sağlığında. Bunlardan Yürek Yangını ve Parma Kontesi ölümünden 10 yıl sonra tekrar keşfedilmiş. Almanya'da aylarca çok satmış. 1945 yılında çılgın Nazi rejimi ile yönetilmekte olan Macaristan'ın yeni komünist rejime geçtiğini gören yazar, 1948 yılında ülkesini terk etmiş ve çok sevdiği ülkesine bir daha geri dönememiş.
tatil süperdi ilk sabah uyandım, dışarı çıktığımda aşağı köyden bir kaç horoz sesi geliyordu sonra bir süre bekledim durdum dinledim horozlar da sustu minik minik kuş sesleri başladı ne bir tekerlek ne bir klima ne korna çıt ses yoktu insan nerdeyse sağır olduğunu sanabilirdi hava öyle berraktı ki uğultu sözcüğünün köylülerce bilindiğinden bile pek emin değilim kulaklarım bayram etti ses temizliği yaptılar, birikmiş uğultuları süpürüp attılar bir de üstüne kar böyle dize kadar bembeyaz
tazelendim yenilendim beyazlandım beyaz sayfa açtım kızımı karlara yatırdım çelikledim ben geeldimmm
Hayat güzel, güneşli günler, neşeli cıvıl cıvıl bir ofis Batıyor mu bana, cevap veriyorum eveeet batıyoooor Bir kere ne güneşi, güneş istemiyorum ki ben Daha kış mı gördük allaaansen İki damla kar düştü tepemize üşümedik bile Kış nerde ne zaman kardan adam yapacağız Canım annem olsa balkonda leğene kar biriktirirdi sokağa çıkmak istemeyelim üşümeyelim evde sobanın kenarında yapalım kardanadamamızı diye :) Vay be sakınaklı çocukluk ne güzelmiş, sonra da karadenizin ılıman havasında zorla biriktirdiğimiz karlardan yaptığımız o mini mini kardanadamı buzlukta saklardık eriyip yamuşup gidene kadar Ama büyüdüm ben be günlük Öyle iki avuç karla kanacak gibi değilim Bugün adam akıllı bahar havası vardı sıcakladık dışarılarda çıkardık mont atkı ne varsa yok yok olmaz böyle olmaz kar bana gelmezse ben kara giderim bu elleri karda çatlatmadan dönmem bu böyle biline hem bu sene soğukta kırmızı turp olacak bir burun daha var sırada :)
kızım dile geldi, artık her şeyi söylüyor öyle ki banyonun kapısına gelip tıklayıp, içerdekinin kim olduğuna bağlı olarak "anne aaç" ya da "baba açç" diyor nağmeli konuşuyor o "annneeee" derken dünya duruyor.. bir şeyleri saklıyor "çakıl nereye götürdün gözlüğümü" diye sorarsan "adddaaa" diye cevap veriyor evdeki eşyalar usulca çaktırmadan adddaaa :) götürülüyor anne olmak duygusu her geçen gün içimi pempe köpüklerle kaplıyor ......
ağzına takdığı şey metal bir buzdolabı magneti çıkardığın anda deli gibi bağırıyor geri veriryorsun ağzına sokuyor ve susuyor tıpa gibi bir şey çektin mi vay haline bildiğin susturucu aslında :)
Kardeşleri olmalı insanın.. Aynen gemilerin limanları gibi.. Zaman zaman uğradığın... Yükünü boşalttığın... Dalgalar dininceye dek koynunda beklediğin... Sonra açık denizlere uğurlamalı seni... Geri döneceğin günü beklemek umuduyla... Bazen rüzgara o açmalı yelkenini... Yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla, Halatları çözmeli... Seni çok ama çok özlemeli...
Kardeşleri olmalı insanın... Ermiş, bilge, hayatı ezbere okuyabilen... Düşünmediklerini düşündürebilen... Seni bir cambaz ipinde, güvende tutabilen... Gerektiğinde senin için ateşi tutabilen... Yoluna ışık tutan...
Şekillendirmeyi öğretmeli sana, Hayatın çömleğini... Sana vermeli, soğuk bir kış günü... Üzerindeki tek gömleğini...
Çakıl'ıma bir haller oldu İstanbul'un bu en soğuk günlerinde benim lokum gece uykusunda pijamasını çıkarıyor akşamdan güzelce giydirip yatırıyoruz gece sütüne kalkıyor 12.00- 01.00 gibi gene her şey yolunda ama sabah uyanıp yataktan çıktığında bir bakıyoruz "çıplak" bombi uykusunda nasıl yapıp nasıl ediyor nasıl beceriyor bilmiyorum ama sabaha pijamasını çıkarmış oluyor :) çözüm belli tabi, casper tulumlara geri dönüldü bütün olunca çıkmıyor ama çıksa daha iyi o tulumu da öyle bir hale sokuyor ki iki bacağın yeri boş, bacaklar yeni doğmuş bebek misali toplanmış karın altında yuvalanmış, cenin pozisyonu :)
bu pastayı adını, yaşını ve hatta cinsiyetini bile bilmediğim bir küçük için hazırlamıştım. içinde bolca çilek ve çikolata kullandım tarifi standart pandispanya, pastacı kreması, ganaj ve çikolata. detaylı tarif pastacıların bloglarında var ben boşuna ahkam kesmeyeyim :)
koca bayram geçti ne Çakıl'ın sitesini güncelleyebildim ne de kendiminkini ara uzadı, daha da uzar gibi görünüyor siz iyisi mi beklerken balıklarımı besleyin suya tıklarsanız yem atmış olursunuz :)
Ve sanki tüm bunlar birer masal gibi Maskelerini kuşandı insanlar Rüzgara savruldu sesim Yarım kalmış bir şarkıdan Suskunluğu öğrendi insanlar
Ve belki sen, belki ben Belki de biz ve onlar Kumdan kaleler kuran Denize doğru Bakarsın çoğalırız yaşam denen bu oyunda Cemresi oluruz yarınların ...
Söz-müzik : Tuna Kiremitçi
*************
bir acayip stres, yoğunluk, yorgunluk, umutsuzluk, umut... birbirine girdi hayatım hem de sadece iş yüzünden hep diyorum ki iş yaşamın bir parçasıdır iş hayatındaki başarı göklere çıkaramayacağı gibi aksilikler de dibe vurduramaz beni ama olmuyor işte
hukukta "olan-olması gereken çatışması" denilen şey benim ruhumda tepiniyor günlerdir
bu güzel şarkıyla üniversitenin ilk yıllarına gidip silkelendim biraz şarkıyı bulup ekleyemedim üzgünüm, bulursanız dinleyin derim..
bu kadar mı aksilik olur bu kadar mı üstüste gelir her şey Cumartesi gecesi 23.00 itibariyle pasta yapmaya koyulduk bir başladık bir çok şey eksik, saat itibariyle her yer kapalı onun yerine bunu koy, olmadı şunu uydur tam bir ikame ürün pastası oldu Tabi bu arada şeker hamuru durur mu, önceleri ellerime yapışacak kadar sıvı olan hamur tam kaplama zamanı gelince taş kesildi her yerden koptu delindi vs vs vs sabah 04.00'te yattık sonuçta durumu kurtardık ama tam bir maceraydı İyi ki doğdun Kerem'cim
19 Kasım 2007 Pazartesi
sıcacık bir yağmur siner kara gecenin içine, toprak somun gibi kabarır, dünyam gümüşler kuşanır.
güzel bir pazar günü önce biraz yürüyüşe çıkıp ıslak toprak kokusuna doymalı sonra da güzel bir müzik eşliğinde güzel bir kitap seçip okumalı kızım sizin için "Zafer Özden-Film Eleştirisi"ni seçti ben de bu şarkıyı seçtim
yoğunum, öyle böyle değil acayip yoğunum evi arayıp kızımı soracak fırsatım olmadi sabahtan beri neyseki şmdi biraz duruldu bombi'nin keyfi yerindeymiş bir kahve yaptım kendime mis kokulu dışarda yağmurlu gri bir hava, tam kahve havası.. kahvenin olağanüstü sakinleştirici ve sorun çözücü etkisine inanıyorum ben.
Balzac'ın dediği gibi; "kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: düşünceler tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. en zekice buluşlar keskin nişancılar olarak katılır. karakterler kostümlerini kuşanır, kağıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalıyorsa bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur."