Yollar uzun dikenli taşlı olsa da Bastığın yer üzüntülerle dolsa da Sel çığ ateş önünde her ne olsa da İzci şeendir, izci şeeendir izci şendir arkadaş!
Chuck Palahniuk'un "Ninni" isimli kitabını okudum. Aslında yazar "Fight club /Dövüş Kulübü"nün de yazarı olduğu için bu kitaba dair beklentim oldukça yüksekti. Beklentimi karşıladığını söyleyemeyeceğim. Ama anlatı gücü, tasvirleri ve Palahniuk'un kendine özgü edebiyatı kitabı okunmaya değer kılıyor. Kitap; ani bebek ölümlerini araştırmak üzere görevlendirilen bir gazetecinin olayları araştırması sırasında ölen bebeklerin odasında hep aynı "dünyadan şiir ve tekerlemeler" kitabının bulunduğunu fark etmesi ve bu kitaptaki bir şarkının "ölüm şarkısı" olduğunu keşfi üzerine, bu kitabın yeryüzündeki tüm nüshalarını yok etmek amacıyla yapılan seyahati anlatıyor. Kitabın benim için en ilgi çekici yanı kitaptaki yan karakterlerden biri olan istiridye. İstiridye tam anlamıyla bir vegan. kendi varlığının ekosistemin bir parçası olduğunun fazlasıyla bilincinde ve bugünkü deyimle çevreci :) Size kitaptaki istiridye konuşmalarından bir kaç alıntı yapayım;
"Aslında doğa dediğimiz şey, her geçen gün daha fazlamızın dünyayı öldürmesi. Tüm karahindiba çiçekleri saatli birer atom bombası. Biyolojik kirlilik . Fazlasıyla sarı bir talan. İster Paris'e git ister Pekin'e, her yerde McDonald's hamgurgerleri var ve bu da isim hakkı alınmış yaşam formlarının ekolojideki karşılığı Her yer aynı. Japon sarmaşığı. Zebra midyeleri. Su sümbülleri. Sığırcık kuşları. Burger King'ler. Yerliler ve özgün olacak her şey yok ediliyor. Elimizde kalan tek biyolojik çeşitlilik Coca Cola'ya karşı Pepsi olacak."
İstiridye bu paragraftan hemen önce insanın bitki örtüsünü bile kendi çıkarlarına göre değiştirdiğini, amerikalı kovboyların sığırlarına yedirmek için sırf daha hızlı büyüyor diye her yere karahindiba otu ektiklerini, oysa bu otun son derece yanıcı olduğunu ve büyük yangınlara sebep olarak hem çevredeki tüm bitki örtüsünün hem de hayvanların yanarak ölümüne yol açtığını anlatıyor.
haftasonu kızımın odasına bu çerçeveyi yaptım, artan kumaşlar, bir foto, bir işleme kız kafası (çakıl'ın chakra havlusundan yedek çıkmıştı) 4 düğme, 5 cm sıra ponpon ve bir kasnaktan bence çok keyifli bir duvar çervesi/panosu oluştu.
come gather 'round people wherever you roam (gelin, toplanin insanlar, her nerede geziyorsaniz) and admit that the waters around you have grown (ve kabullenin cevrenizdeki sular yukseldi artik) and accept it that soon you'll be drenched to the bone (eger zamaniniz sizce biraz degerli ise) if your time to you is worth savin' then you better start swimmin' or you'll sink like a stone, (yuzmeye baslasiniz iyi olur yoksa bir tas gibi dibe cokeceksiniz) for the times, they are a chang - in' (cunku zaman degisiyor)
come writers and critics who prophecies with your pen (gelin yazarlar, elestirmenler, kalemleriyle bilgelesenler) and keep your eyes wide the chance won't come again (iyi acin gozlerinizi, sans bir daha geri gelmeyecek) and don't speak too soon for the wheel's still in spin (acele etmeyin konusmakta, cark hala donmekte) and there's no tellin' who that it's namin' (ve kimse soylemiyor kimde topun duracagini) for the loser now will be later to win (simdi kaybeden) sonra elbette kazanacak, for the times they are a-changin' (cunku zaman degisiyor.)
come mothers and fathers throughout the land (gelin anneler babalar ulkenin her bir yanindan) and don't criticize what you don't understand (ve elestirmeyin anlayamadiginizi) your sons and your daughters are beyond your command (ogullariniz, kizlariniz kontrolunuzden ciktilar) your old road is rapidly agin' (sizin eski yolunuz hizla yipraniyor.) please get out of the new one if you can't lend a hand (lutfen cekilin yeni yoldan eger uzatmayacaksaniz ellerinizi.) for the times they are a-changin' (cunku zaman degisiyor)
come senators, congressmen please heed the call (gelin senatorler, kongre uyeleri) don't stand in the doorway, don't block up the hall (kulak verin cagrima, durmayin yolda tikamayin koridoru) for he that gets hurt will be he who has stalled (cunku bugun incinen yarin koltukta olacak) there's a battle outside and it's ragin' (disarda bir savas var) ve kizismakta.
it'll soon shake your windows and rattle your walls (yakinda pencerelerinizi sarsacak, ve duvarlariniz titretecek) for the times they are a-changin' (cunku zaman degisiyor)
the line it is drawn the curse it is cast (cizgiler cekildi, lanetler okundu) the slow one now will later be fast (simdi yavas olan sonra hizlanacak) as the present now will later be past (simdi var olan yakinda gecmiste kalacak) the order is rapidly fadin' (duzeniniz yitmekte alelacele) and the first one now will later be last ve (simdi en onde giden yakinda sonuncu olacak) for the times they are a-changin' (cunku zaman degisiyor)
bu fotoğraf 2 yıl evvel ponente feneri-bozcaada'da çekildi.
hamileliğinin 7. ayını doldururken kalkıp bir adaya tatile giden istisna insanlardan biriyimdir herhalde :)
şimdilerde -hatta mümkünse bu akşam-bu kızılderili hatun aynı yerde aynı manzaraya karşı otursa neler düşünürdü acaba...
hani derler ya anne olunca insanın aklı fikri çocuğu oluyor, aslında bu laf asıl hamilelik için geçerli. büyük bir gizem hamilelik, her duan, her anın sağlıklı bir doğumla sağlıklı bir bebek alabilmek kucağına. O gün orada hayata dair belki başka hiç bir dilek gelmezdi aklıma. Ama şimdi liste uzuun :))
7 yıl önce bugün sabah erkenden -zaten uyunamamış bir geceden- kalkacağız. Cafe Vien'de rahat ve geniş bir kahvaltı yapacağım ben ailemle birlikte. sanki akşama düğün yokmuş, hiç koşturmacaya telaşa mahal yokmuş gibi, öğlen üstü kuaföre gideceğim. Sonra uzadıkça uzayacak işler makyöz, fotoğrafçı, trafik vs derken kendi düğünümüze 1 saat geç kalacağız :)
dün akşam bu pastayı yaptım keyifle, bu akşama tad katsın diye. 7 koca yıl olmuş, 7 keyifli yıl. Soruyor insanlar bunca zaman hiç değişmedi mi diye değişmeyen ne var ki hayatta, bu kadar sürede değişmeyen bir şey olabilir mi ben değiştim bir kere, 23 yaşında bir kızken 30 yaşında bir yetişkin oldum nasıl değişmeyelim yaşamak tüm devinimleriyle zaten zamanın içinde değişmek değil mi çok mutlu olduğumuz, birbirimizi kırdığımız, gülmekten yorgun düştüğümüz, kaprislere gömüldüğümüz, saatlerce sustuğumuz, sabaha kadar konuştuğumuz, heyecandan öldüğümüz, yalnız kalmak istediğimiz, sımsıkı sarıldığımız zamanlarla dolu 7 yıl. aslında bu yazıyı aşka ve ikili muhabbete dair sağlam klişelerle doldurabilirim, zira pek çoğuna inanıyorum :) aklımdakilerin çoğunu içime atıp kestirme bir ifadeyle bitireyim. Düşünerek sevmek, aklınla, özünle sevmek, heyecanlanmak diye bir şey varmış ve bu da birlikte yaşam kültürünü oturtup, yıllarla sosladıktan sonra daha da lezzetleniyormuş, ben bu 7 yılda bunu öğrendim..
güneşin aynasında ben bende bi düş düşte bi cocuk cocukta yol , yolda toz , tozda avuç , avuçta kader , kaderde sen güneşte aksam oluyor ben düşünürken düşüncemin çiçeğindesin ...
(bu şarkıyı bulup size çalamadım, dinlemek isteyenler için; ortaçgil-kızılok pencere önü çiçeği albümünde yer almaktadır.)
belki güneş bir gün ikimiz için doğar.. belki korkuları hayallerimiz boğar.. o masal günü gelinceye kadar, susuyorum.. susuyorum.. susadıkça yüzün düşer aklıma.. korkar oldum düşlemekten..
adını anarım çoğalır sesim. konuşmaktan düşünmekten özlemekten.. gel bak bir elimde gökyüzü var hala.. ötekinde kayıp giden yıldızlar lalaa.. korkular da benim.. umutlar da.. beni bırakma!
- Çakıl uzun cümleler kuruyor, 3 ve 4 kelimeli cümleler "babanın uykusu gelmiş" "dante otur otur, aferin akıllı köpek" " hadi müzik aç, dans dans" "kapı çaldı kim gelmiş" gibi
- Elif şafak'ın Siyah Süt'ünü okudum. Hiç mi hiç hazzetmedim. İnsan niye "çocuk doğurdum ama hala yazarlık yapabilirim, inanın yapabilirim bakın dünyada anne olmuş ne yazarlar var" diyen ve bundan da başka konusu olmayan bir kitap yazar. Son dönemde okuduğum en kötü kitaptı. Hayır madem böyle bir derdin var, yaz harbiden bir kitap, biz de diyelim ki ; "vayt be hatuna bak, daha yeni bebek sahibi oldu ama ne sağlam roman yazmış" yazabilirim diyen roman olur mu yahu, yaz o zaman.
- Biraz evvel showhaberde pek muhterem ali kırca eşliğinde topbaş'ı seyrettim. Efendim melen suyu projesi doğruymuş, geçen sene sağlam bir yatırım yaparak "istanbul'un elli yıllık su sorununu çözdük, 50 yıl yetecek suyumuz oldu" diye her yere pankart asılmıştı. bu sene külliyen yalan moduna girmişler, 50 yıldan bahseden yok, topbaş diyor ki "ben bu sene (dikkat ediniz bu sene) suyu kesmeyeceğim, melen çayı projesi yanlış değildi arkasındayım. Amaaa bir şartım var, vatandaşların su tasarrufu yapması kaydıyla" ne diyorsun yahu, aslında su yok yani. Benim bu laftan anladığım idareli kullanırsanız bu yıl yeter, haa tasarruf edemediniz sizin kusurunuz artık ben dedim idare edin diye, su bittti geçmiş olsun. *bu konu neden bizim evde gündem başlığı altına girdi demeyin, biz de evde su kullanıyoruz herhalde :))
- annem ve babam istanbula geldiler (pek yakında nunu da gelecek inşallah) yeniden kocaman bir aile olacağız, çok sevinçli ve heyecanlıyım ...
- çakıl'ı etrafımızdaki evham güllerinin baskısıyla ortopediste götürdüm, yan basıyor mu sahiden diye. (Bu arada ihtiyacı olan benden bilgi alabilir, istanbulda iki tane mühim çocuk ortopedisti var, normalde türkiyede çocuk ortopedisi diye bir uzmanlık yok ama bu iki hoca bu konuda çalışıyorlar) Doktor randevumuz 40 dakika sürdü. İlk 10 dakika doktor Çakıl'ı yumurdu çevirdi, sonra karşılıklı oturduk ve dedi ki "bu çocuğun tek eksiği kardeş" "hönk! nassı yani psikolojik olarak mı yan basıyor" dedim " yok yok onu demiyorum yan filan bastığı yok, gayet normal bir çocuk ama ben tek çocuk olayına karşıyım" dedi. "İyi ama biz muayene için gelmiştik, şimdi bu da nereden çıktı" dedim "walla bugün son hastamsınız, bir yere bırakmam" diye başlayıp yarım saat boyunca kardeş mevzuunun ehemmiyetini anlattı. Yani bu kadar mı bir insanın sağı solu önü arkası sobe olur, bu kadar mı her taşın altından kardeş konusu çıkar. Biri mi planlıyor bunları çözebilmiş değilim. Yani nerdeyse bakkala gidip iki paket süt istesem "aa tek çocuk olunca iki paket vermiyoruz" diyecekler, pess doğrusu.
Hukukun evrenselleşmesi ve herkese eşit uygulanması adına 10 Temmuz tarihi “hukuk günü” olarak kutlanıyor
Günlükçünün gündemi;
- Danıştay 10. Dairesi Nazım Hikmet’in vatandaşlığa iadesi davasını reddeti, Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor. - Danıştay saldırısının iddiananmesi nihayet hazırlandı. Bunun da bir ucu ergenekona bağlanmaya çalışılıyor. Türban davasına bakan Danıştay üyelerinin fotoğraflarını boy boy basıp hedef gösteren medya hakkında kimsenin bir şey yaptığı yok - Dink cinayetinin ilk duruşmasında sanıkların halleri, tavırları, ukalalıkları, laçkalığı, efelenmeleri inanılmazdı. Bilhassa Jenifer Lopez esprisi pes dedirtti. - Ergenekon soruşturması başını sonunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir hale geldi. - Eşini, kardeşini, çocuklarını öldürenler dahi müebbet hapis yatmıyor - Kapatma davası gündemi siyaseti ekonomiyi belinden vurmaya devam ediyor - Kyoto protokolü imzalandı ama uygulama namına bir harekette bulunulmuyor, arabalarının arkasında koca koca ay yıldızlar bayraklar taşıyan "vatansever"ler dahi kapıyı açıp araç küllüğünü sokağa boşaltıyor, tükürüyor, manzarası için sokaktaki ağacı kesiyor ve bunların hiç biri hiç kimse tarafından cezalandırılmıyor. - kadınlara yönelik suçlar, namus cinayetleri, ağır tahrik ve indirim sebebi uygulamaları sürüyor
Hukukun üstünlüğünün hayata geçtiği, herkesin sadece kendisi için değil başkaları için de adalet isteyip uyguladığı bir dünyada yaşamak umuduyla....
Çakıl'ın sitesinden de gördüğünüz üzere gezip tozmaktan ve sıcakların verdiği rehavetten bu blogta paylaşacak bir şey biriktirmek ya da yazmak pek mümkün olmuyor.
Ben de sizinle (oyalamak amaçlı) hiç bir şeyini benim yapmadığım sadece bir araya getirip güzel bir sunum gerçekleştirdiğim bu dondurmayı paylaşayım
Limonun içi oyulup içine iki top vanilyalı dondurma koyulur
tepesine taze nane
kıyısına tadımca fıstıklı krokan
etrafına çikolata sos ..
aslında tarife ne gerek var yaw, işte fotodan görünüyor zaten :)
keyifle okudum bu kitabı, yeryüzünde zaten çok az sayıda olan anaerkil toplumlardan biri olan Çin'in Schuan eyaletindeki Mosolar üzerine yazılmış son derece keyifli bir hikaye. Kitap, başlı başına yabancı olduğumuz bir yaşam biçimini anlatıyor. Çünkü anaerkil topluluklarda dahi her zaman erkek egemen bir yaşama biçimi vardır. Alışılageldik ataerkil topluluklarda var olan baba ve koca figürünün yerine bir çok anaerkil toplulukta dayı ve kardeşler geçer, aile anasoyu üzerinden büyür ama erkek hegamonyası devam eder. Mosolar bunun tümüyle dışında bir yaşam sürüyorlar Aslında amazon vari bir kadın egemenliğinden de bahsedilemez. Bence temelde üstünlük üzerine kurulu olmayan bir düzen var. Kitap elbetteki bir roman ama ciddi bir araştırmanın ürünü. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Her zaman olduğu gibi kitabı hiç de yansıtmayan :) ama sevdiğim bölümlerden birini paylaşacağım sizlerle: "başkaları hakkında kötü konuşmaz, insanlara bağırmaz ya da başkalarının özel meselelerini tartışmayız. Birinin davranışlarını onaylamadığımızda bunu hafifçe ima eder, daha ince sözlerle anlatmaya çalışır ya da en kötüsü onunla gırgır geçeriz. Kıskançlık ve haset gibi güçlü tutkuları bilmemize rağmen, bunları kendimizden uzak tutmanın gerektiğine inanırız. İnsanlar arasında uyum sağlamak için farklılıkları görmezden gelmeye hazır olmamız gerekir. Bütün bunlar sizlere muhtemelen ütopik görünüyordur, ama baştan sona doğrudur. Mosoların gözünde kimse kıskanç bir aşıktan daha gülünç olamaz. Hırsızlık gibi bir suçu saymazsak, hiç bir şey yüksek sesle kavga etmekten ya da cömert davranmamaktan daha küçük düşürücü değildir." Söyledğim gibi bu aslında son derece keyifli bir roman; kızlar ülkesinden gerçek bir kadının gerçek öyküsü..
Bu bir sürgün öyküsü, hiç bir yerli olmamak üzerine
Filistin'de İsrail devletinin kurulmasına dek süren savaş, yok olan Filistin üzerine yerinden yurdundan olan Filistin'lilerin öyküsü.
Öyle ki artık Filistin diye bir yer kalmadığından nerelisin sorusuna dahi verilecek cevapları yok.
Ghada Karmi bu süreçte çok küçük olduğundan ve bu tarihten sonra hep İngiltere'de yaşadığı için sadece esmer tenli bir İngiliz olduğunu düşünüyor, yetişkin bir kadın olup hem İngiliz olmadığını hem de aslında kimsenin onu İngiliz olarak görüp kabul etmediğini anlayana dek.
Son derece etkileyici bir öykü, tek solukta, boğazımda bir yumruyla okudum.
Bu kitaptan küçük bir alıntı yazacağım,
Ghada Karmi'nin yıllar sonra eski Filistin yeni İsrail olan topraklara dönüşünü anlattığı bir paragraf;
"Çaresizlik içinde, belki de onu bulmak için başlangıç noktasına, kaynağına, yıllardır korku içinde uzak durduğumuz her şeyin başladığı o yere gitmem gerekiyor, diye düşündüm. Henüz yüzleşemediğim gerçek ise gerçekten yertsiz yurtsuz olduğumdu, bedenen ve zihnen , iki kültür arasında kalmış, hiç birine ait olmamıştım."
yeni ofis bir yol karmaşasına soktu ki beni -seçen seçilen kalan ezilen- her türlü sıkıntı mevcut her seçimin içinde bir fedakarlık barındırması adil mi ?
* toca derki ben servisle gideyim sen arabayla git
artılar - bas git mis gibi işyerinin kapısına kadar
eksiler - tocanın serviste midesi bulanır, bunu düşün senin de arabada için karışsın bencil hisset bunal - servis çok erken saatte kalkıyor, uyandığında tocayı göreme, çoktan gitmiş olsun, akşam eve geldiğinde sofrayı kur bekle ki gelsin, hem sabah hem akşam beraber olmaktan feragat et - çakıl uyandığında tocayı göremesin, "baba baba" diye mızırdansın iyice gömül kendi çukuruna
* tocayla levente git ordan metroya bin
artılar - sabah tocayla kalk yolu birlikte geçir - metroya bin trafiksiz hoop diye gel - metro şirkete uzak hava güzel biraz da yürüyüş yap
eksiler - metro kokuyor, öyle böyle değil ciddi ciddi kokuyor, havalandırma felaket biri veriyor nefesi diğeri hoop diye geri alıyor, yeni hava yok mecbur birbirimizin nefesini soluyoruz, felaket - hergün bir kavga veya hırsızlık oluyor, nedir bu milletin durumu anlamış değilim. Her sabah bir kadının ciyk ciyk bağırışlarını dinle, puuf (istanbul metrosu ankara metrosunun ancak 120'de biri kadar iyidir, ankarada metro mis gibidir, insan metro güzargahında bir yere gidecekse neyle gitsem diye düşünmez bile) - her gün ayakkabı taşı, yürüyüş için ayrı şirket içinde ayrı, yol süper topuklularla yürünecek düzgünlükte değil - taşımamak için bilgisayarı şirkette bırak, akşama aklına bi şey gelir ya da lazım olursa metroda yük olmasın diye almadığın bilgisayarı ancak hayal et, mızmızlan..
* arabayla çık önce tocayı bırak sonra işe git, dönüşte de al
artılar - yolda beraber ol - işyerinin kapısına kadar arabayla git
eksiler - istanbul en kötü trafiğinde maslak - şişli arasında sabah akşam birer saatten en az 2 saat geçir - ayda 150 YTL otopark parası öde - her sabah işe her akşam eve geç kalma stresi yaşa
Yaygın inanışa göre 5 Mayıs’ı 6’sına bağlayan gecede Hz. Hızır ile Hz. İlyas her sene o gece bir araya gelir; hem yazı müjdeler hem de ağaçlara asılan dilek yazılı kağıt ve çaputları toplarlarmış.
Biz bu sene onlara zahmet olmasın diye gül ağaçlarımızı boş bıraktık
her yerde bir sürü dilek, bize geldiklerinde dinlensinler şöyle bir ooh desinler istedik
-yalan tabi ki, unuttuk :( biz olayı 6 mayıs gecesi sanıyorduk-
bereket ve bolluk gelsin diye yiyecek kavanozlarının kapakları açık tutulur, kapılara bereket kaseleri asılır
-e bunu da unuttuk :( zaten dünyada yaklaşan kıtlık da var, bakalım bu sene nasıl geçecek-
ben dileklerimi gene de söyledim, sonuçta Hızırdır, bakarsın bir kaç gün oyalanmıştır :))
şimdi de işyerimiz taşınıyor bir haftadır her yerde koliler evdeki son koliyi bu pazar günü açmış olmanın ardından pazartesi sabahı işyerindeki kolilerle karşılaştığımda kelimelerin kifayetsiz kalacağı bir kısırdöngüde hissettim kendimi :) haftabaşından beri münkirim, sanki böyle bir şey yokmuş, benden başka herkes taşınacakmış ben burda kalacakmışım gibi davranıyorum ama buraya kadarmış tabii, bugün itibariyle kolileme çalışmalarıma başlıyorum, başka gün olmadığından bugün tamamlamam gerek Heyhat! profesyonel kolici değil miyim, neyini dert ediyorum allaansen :) bu gitgellerim ve dengesizliklerim de ayrı bir vaka, ama sonuçta maddenin bile 3 hali var benim neden aynı postun içinde iki halim olmasın sorarım size neden olmasın ? neden olmasın güzel günlerimiz neden olmasın :))
Minik kuzum, büyüyorsun, inanılmaz bir hızla, kimse ne olup bittiğini anlamadan bu hafta sonu ağzım açık izledim seni, söyleyebildigin kelimelere inanamadım "ayakkabu, poytakal, tomatis, iigeceley" gibi :) her sabah -ve dilerim ömrünce- gülücükler içinde uyanıyorsun "meme koy" deyip emziğini ağzından çıkarıp komidininin üzerine bırakıyorsun rüyanda ne gördüğüne bağlı olarak ilk kelimelerin rüyanı yaşamamış biri için epey garip oluyor. dün "hala kalk düt düüt oluy" diyerek uyandin artık rüyanda halanla arabada bir yere mi gidiyordunuz, nerelerde geziniyordunuz bilemem, ama neşene bakılırsa arabayı sen kullanıyordun :))) bir bebek bakmanın en zor yanı ne zaman ne sıkıntısı olduğunu anlamamaktır seninle bu evreyi artık neredeyse tamamen kapattık acıkınca "düt ya da ham hatta bazen tooyba" diyorsun tuvaletini yapınca "kaka, püüf, ea" acıyan yerini gösteriyorsun, bazen işi ciddiye alıp yeniden canlandırma yapıyorsun canın sıkılınka "kalk, gez hadi boya" nasılsın deyince "iiiyim" uykun gelince evin içinde "tübüü" diye aranmaya başlıyorsun uzun lafın kısası sen oldun artık süpersin ya da senin deyiminle "suuupppeyy"
yolculuk ilginçtir. yaşamın sürekliliği içinde, başlı başına kesitler oluşturur. dağlardan, deniz kıyılarından, kentlerden, gecelerden geçilir. insanlardan geçilir. Irmaklar görülür. insanlar görülür. kalabalık ya da bomboş istasyonlar belirir. sonra herhangi bir ormanla karşılaşırsın, belki birkaç gün önce geçtiğin bir orman. bir kent, ağaçların kızıl kahverengiliğini, yeşilliğini, çıplaklığını algılamış mıydım, diye sorarsın kendi kendine. yol kıyısında bir başına bir çocuk durur. büyük bir siyah şemsiye tutar elinde. yeşil, yün örgüsü bir başlık giymiştir. elinde gene yeşil, çırtlak yeşil bir plastik torba tutuyordur. yanı başında güttüğü iki koyun durur. çocuk, kendini bürüyen yalnızlığın, boşluğun bilincinde değildir. ve diğer dünyaların. her insanın oluşturduğu bir bütün dünyanın. sonra yol ilerler. dünyalara açılan yeni yaşamlardır yolculuklar.
Ve yaşam yalnız rüzgâr, yalnız gökyüzü ve yalnız hiç değil mi?
Cesare Pavesa
son yolculuğuna çıkan anneanneme sevgi ve özlemle...