Pazar akşam üzeri;
Sapanca'da bir akşam yemeği sofrası. Grup keyifli, dostlar, sohbet. Yemekler sipariş edildi. Ama hem bende hem Alper'de bir huzursuzluk var. Mide bulantısı.
Yemekler geldi, Alper kayıp.
Bir süre sonra geldi. Bembeyaz...
"bana izin verin arabada biraz yatacağım, çok özür dilerim" dedi ve gitti.
Ben hala olduğum yerde kıvranıyorum, yemeye çalıştığım tek lokma geçmiyor geri geliyor.
İzin isteyip kalktık. Alper bitap halde. Araba kullanıyorum, eve döneceğiz. Daha otobana çıkar çıkmaz aniden en soldan en sağa kırarak yol kenarında duruyorum. Kusma seansı..
Alper devralıyor 10 km gidiyoruz, aynı tehlikeli sağa geçiş yeniden kusma ....
Bu böyle tekrarlayıp duruyor, karanlık, yağmur yağıyor. Bir an önce eve ulaşmaya çalışıyoruz. kusan, birazcık rahatlamış olduğu için direksiyona geçiyor 3-5 km idare ediyor.
Arkada Çakıl korkmaya başlıyor "ama kusmayın lütfen" diyor. Ardından muhtemelen stresten aniden burnu kanamaya başlıyor. Oluk oluk kanıyor burnu, durduramıyoruz. Beyaz elbisesi kan oluyor. Çakıl'ın artık en büyük derdi bu "ama elbisem kan oldu, ama kirlendi, lütfen bunu değiştirelim" deyip duruyor. Benim bırak elbise değiştirecek arkaya dönüp çakılla ilgilenecek gücüm halim yok.
Ömrümüzün en sefil en korkunç yolculuğunu yapıyoruz. Yol üzerinde bir yerde durursak orda kalakalacağız diye korkuyoruz hala son gücümüzle eve ulaşmaya çalışıyoruz. Üçümüz de pis sefil iğrenç hallerdeyiz.
Chona kapıyı açtığında resmen şok geçiriyor. Çakıl'ı -belki biraz da hışımla- bizden alıp banyoya sokuyor.
Ben klozete kapaklanmış bir yandan öğürüyor bir yandan ağlıyorum. Alper her zamanki gibi dengemizi yeniden bulmamıza uğraşıyor. Gıda zehirlenmesi.
Diyorlar ki mideyi etkilermiş, peehh! ömrümü etkiledi benim!
3 Mayıs 2011 Salı
26 Nisan 2011 Salı
haberler
Günaydın blog, önce kötü haber
yeni fotoğraf makinemi de kaybettim
aradım taradım yok, hiç bir yerde yok
sakin oldum şeytan geri getirir diye bekledim gene yok.
velhasıl bir süre daha telefonlarla çekilmiş dandik fotolarla başbaşayız hepberaber, very sorry.
dünkü tatlı krizimi yukarıdaki kaseyi lüpür lüpür yutmak suretiyle hafiflettim
tamam yalan, bi de yatarken mutella yedim. İkisi ancak insana çevirdi beni.
Önce kötü haber deyince ister istemez bir iyi haber beklentisi oluyor di mi?
Ben de bekliyorum, dur bakalım...
rüzgara karşı...
Bahar geliyor gibi sanki.
En çok özlediğim şey bisiklete binmek.
Yola çıkmak, rüzgarı karşıma almak ve dengede kalmanın keyfini çıkarmak.
Bunu; bu haliyle yaşama da uygulamak....
22 Nisan 2011 Cuma
unutmak üzerine
merhaba blog, unuttun mu beni?
ben neleri unuttum biliyor musun sen yokken.
çok güzel "an"ılarım vardı, unutuyorum ağır aksak
unuttukça eksiliyor, yoksunlaşıyor bir o kadar da hafifliyorum.
ama şunu anladım ki, insan bi şeyleri unutmak istedikçe tekrarlıyor, sabitliyor, saplanıyor
sen sen ol blog, unutulacak bi şeyler varsa; unutmayı iş edinme!
akıl çok büyük bi şey, hemen bir uçurum yaratıyor
sırf senin için unutulasıları o uçuruma yuvarlayıveriyor her gün biraz.
bir aydan uzun olmuş, yazacak anlatacak bir sürü şey vardı blog'cum, unuttum tabi şimdi.
Aklımda tuttum tuttum, bugün yazarım, yarın anlatırım dedim
sonra çok zaman geçti, ben de yolumu değiştirdim; bu sefer unutmak üzere yola çıktım, yola çıkar çıkmaz unuttum bi şeyleri.
Ya da kandırdım kendimi; kanmışlığıma inandım sonra. Ne farkeder ki?
Şu an itibariyle yazılmamış blog yazılarımın, temize çekilememiş duygularımın, ertelenen "an"larımın, anlamaya çalışmalarımın, var edip yok saymalarımın, yok edip ardından ağlamalarımın pek önemi kalmadı.
Hadi şimdi sen de unut be blog,
bi gayret yeniden başlayalım, sırtımızı bahara yaslayalım
hem daha hatırlanacaklar var, tekrarlanacaklar, coşturup eski ısısına getirilecekler var...
ben neleri unuttum biliyor musun sen yokken.
çok güzel "an"ılarım vardı, unutuyorum ağır aksak
unuttukça eksiliyor, yoksunlaşıyor bir o kadar da hafifliyorum.
ama şunu anladım ki, insan bi şeyleri unutmak istedikçe tekrarlıyor, sabitliyor, saplanıyor
sen sen ol blog, unutulacak bi şeyler varsa; unutmayı iş edinme!
akıl çok büyük bi şey, hemen bir uçurum yaratıyor
sırf senin için unutulasıları o uçuruma yuvarlayıveriyor her gün biraz.
bir aydan uzun olmuş, yazacak anlatacak bir sürü şey vardı blog'cum, unuttum tabi şimdi.
Aklımda tuttum tuttum, bugün yazarım, yarın anlatırım dedim
sonra çok zaman geçti, ben de yolumu değiştirdim; bu sefer unutmak üzere yola çıktım, yola çıkar çıkmaz unuttum bi şeyleri.
Ya da kandırdım kendimi; kanmışlığıma inandım sonra. Ne farkeder ki?
Şu an itibariyle yazılmamış blog yazılarımın, temize çekilememiş duygularımın, ertelenen "an"larımın, anlamaya çalışmalarımın, var edip yok saymalarımın, yok edip ardından ağlamalarımın pek önemi kalmadı.
Hadi şimdi sen de unut be blog,
bi gayret yeniden başlayalım, sırtımızı bahara yaslayalım
hem daha hatırlanacaklar var, tekrarlanacaklar, coşturup eski ısısına getirilecekler var...
14 Mart 2011 Pazartesi
sıcaaakkk simit!
biz Çakıl'la simit yaptık bu Cumartesi.
Sıcacık mis kokulu çıtır çıtır simitlerimiz oldu.
Ve sanırım o kadar iyi yapmışız ki; tıpkı sokak simidi gibi 3-4 saat sonra bayatladı :)
Sıcacık mis kokulu çıtır çıtır simitlerimiz oldu.
Ve sanırım o kadar iyi yapmışız ki; tıpkı sokak simidi gibi 3-4 saat sonra bayatladı :)
18 Şubat 2011 Cuma
hasta yaşlı ve yorgunum
hastayım blog,
ve biliyorum ki okuyan kimse şaşırmıyor buna.
haber değeri yok, herkes grip.
Grip olmayana şaşırır haldeyiz.
Çakıl sıpasından bulaştı, ona da Abant'ta kar kovalarken artık yel mi değdi mikrop mu kondu bilmiyorum.
Virüs evimizde kol geziyor.
En çok üzüldüğüm de Alberto; gece boyu, verem savaş dispanserine dönmüş evimizde bir Çakıl'a koşuyor ılık su içiriyor, bir bana dönüyor boğazıma sprey sıkıyor, sonra çakıl öksürükten uyanıyor onu yatıştırıyor sonra ben ateşten sıtmalanıyorum beni sakinleştiriyor vs vs
dün gece ateşim 40'lara yaklaşırken düşündüm ki hasta olmak bile alberto olmaktan rahat :)
ve biliyorum ki okuyan kimse şaşırmıyor buna.
haber değeri yok, herkes grip.
Grip olmayana şaşırır haldeyiz.
Çakıl sıpasından bulaştı, ona da Abant'ta kar kovalarken artık yel mi değdi mikrop mu kondu bilmiyorum.
Virüs evimizde kol geziyor.
En çok üzüldüğüm de Alberto; gece boyu, verem savaş dispanserine dönmüş evimizde bir Çakıl'a koşuyor ılık su içiriyor, bir bana dönüyor boğazıma sprey sıkıyor, sonra çakıl öksürükten uyanıyor onu yatıştırıyor sonra ben ateşten sıtmalanıyorum beni sakinleştiriyor vs vs
dün gece ateşim 40'lara yaklaşırken düşündüm ki hasta olmak bile alberto olmaktan rahat :)
11 Şubat 2011 Cuma
ne elmaya çıkarım ne armuda, elleşmeyin bi iki gün bana :)
yarın sabah,
güneşle beraber,
çakıltaşımla ben şu dağa kaçacağız
belki karlarda yuvarlanırız, belki çamura saplanırız
hayat ne sunarsa onu yaşamaya hazırız.
bu gece kar duası edip yatacağız;
uyumadan önce siz de bize destek olur musunuz?
"pamuktan yorgan bekleyen damlara,
camdan gökyüzünü gözleyen yavrulara,
işten güçten bitkin düşen çalışanlarına,
o beyaz taneciklerini gönder Abant'a" :))))
güneşle beraber,
çakıltaşımla ben şu dağa kaçacağız
belki karlarda yuvarlanırız, belki çamura saplanırız
hayat ne sunarsa onu yaşamaya hazırız.
bu gece kar duası edip yatacağız;
uyumadan önce siz de bize destek olur musunuz?
"pamuktan yorgan bekleyen damlara,
camdan gökyüzünü gözleyen yavrulara,
işten güçten bitkin düşen çalışanlarına,
o beyaz taneciklerini gönder Abant'a" :))))
9 Şubat 2011 Çarşamba
uçmak
8 Şubat 2011 Salı
zaman kazanmak için doğanlardan mısınız?
“Onlara, yani zaman kazanmak için doğanlara göre, haftanın bir günü sırası geldiğinde yemek hazırlamak, tek kişilik bir çorba konservesi açmak, içine musluktan sıcak su eklemek, tabakları kirletmemek için de aynı teneke kutunun içinde ikram etmekten ibaret. Bu yüzden onlar, zaman kaybetmeyi ve ve her türlü kazaya kurban gitmeyi göze alarak öğleden sonramı oaxaca sosu hazırlayarak geçirmemi anlayamazlar. Ama doğduğundan beri dondurulmuş yiyecekler ya da konserve yiyen, halıya oturup televizyon seyrederken bir şeyler atıştıran birinden ne beklenebilir ki? Onlar, bunu hiç yaşamadıklarından, taze pişmiş fasulyenin, güvecin ya da lezzetli bir sosun kokusuyla dolu bir eve girmenin, aileyle birlikte, sıcak tortilla dilimlerinin eşliğinde temiz bir sofra örtüsü üzerinde yemenin tadını bilmezler.”
Saklı lezzetler, KIRKMERAK 1, Laura Esquivel.
31 Ocak 2011 Pazartesi
günaydınnnn :)
hafiften kar yağıyor,
gönlüm bir sabah şu tilki gibi uyanmak istiyor ama mümkün olmuyor işte
yine de bu sabah; havada serseri serseri uçuşan şaşkın kar tanelerine şükürler olsun
gönlüm bir sabah şu tilki gibi uyanmak istiyor ama mümkün olmuyor işte
yine de bu sabah; havada serseri serseri uçuşan şaşkın kar tanelerine şükürler olsun
26 Ocak 2011 Çarşamba
bulutlar, dünyanın kurduğu hayallerdir
Derler ki;
“bulutlar dünyanın kurduğu hayallerdir”
ve yine derler ki;
dağların çok eskiden kanatları vardı, canları istedi mi vurup kanatlarını oradan oraya uçar, büyük gürültülerle yeryüzünün bir başka köşesine konarlardı. Bu pervasız özgürlüğe kızan Zeus, kesiverdi bir gün dağların kanatlarını. Ve işte ondandır o gün bugündür bulutların dağlara dağlara doğru yanaşması....
19 Ocak 2011 Çarşamba
sahnelere veda
12 Ocak 2011 Çarşamba
bilime gel!!
ne çok şey değişti bir anda di mi blog?nerden bileceksin de "di" diyeceksin, peeh!
bu küçük hanım; fotoğrafta görüldüğü üzere artık rize çayı üzerine türlü deneyler yapan, çayı bilimum bileşimlerle karıştırıp yeni formüller elde etmeye çalışan bir minik bilim insanı oldu :)
neden diye soracak olursan vakti bol!
artık full time okula gidiyor miniğim
haftada 5 tam gün...
Sevgili Chona'yı salya sümük, hüngür foşurt uğurladığımızdan beri kızım eğitim öğretim hayatına hızlı bir dalış yaptı. tam gün boyama yapmak da iş değil diye düşünmüş olsa gerek kendini deney sınıfına attı, o formül senin bu kimya benim çalışıyor, korkuyorum bir gün eve saçları diken diken gelecek diye.
Bu değişim, bu mesai durumları ne benim kimyama ne kızımın özgül ağırlığına pek uygun olmasa da hayat ne sunarsa onu yaşarız di mi blog?
hah şimdi "di" diyebilirsin :)
6 Ocak 2011 Perşembe
kar sevinci
ankarada kar vardı!!hele akşam; havaalanına giderken öyle güzel bir kar yağdı ki.
böyle minik küre oyuncakların içindeki gibi neşeyle açtım kollarımı iki yana
yüzümü döndüm gökyüzüne
kutsandım ...
çocukken giresunda öyle az kar yağardı ki
soğuk gecelerde sabah acaba her yer bembeyaz olur mu diye heyecandan yatağın içinde kıpır kıpır uyuyamazdım
sadece bir kaç kez yaşadım sabah bembeyaz bir manzaraya uyanmayı
nasıl bir sevinç olduğunu eminim biliyorsunuzdur siz de.
Dün ankarada fark ettim ki, hala pek büyümemişim ben :)
4 Ocak 2011 Salı
3 Ocak 2011 Pazartesi
hadi bakalım yeniden
dünya güneş etrafındaki bir turunu daha tamamladıhadi şimdi yenisine başlıyoruz
yeni yollara düşeceğiz, mutlu yollara...
günler uzayacak ve biz yine oyunlarımızın, oyuncaklarımızın peşinden gideceğiz
ve ben yine kırlangıçlara sevdalanacağım.
yağmurlarda yürüyeceğim yine,
bir baykuşun peşinden bir ormanda kaybolacağım yine...
31 Aralık 2010 Cuma
30 Aralık 2010 Perşembe
rutin = huzur
Ben iyiyim blog; iyi, durgun ve huzurluyumZor günler geldi geçti, hep gelip geçer. Şükür ki geçer.
iyiyim, mutluyum ama 2010’dan hiç memnun kalmadım
Çok sabır istedi bu yıl, çok sabır ve çok emek istedi. En sevmediğim şey sabretmek oysaki.
Yaptığım, yaşadığım her şey için sabır göstermem ve iyi kötü her şey için ve hatta sadece dengede kalmak için bile çok emek vermem gerekti.
Çok kaybımız oldu bu yıl, bu dünyadan uğurladıklarımız oldu, sindiremedik.
Dostlarımız hastalandı, ölümcül olanlar oldu, baş edemedik
Bebeklerimiz (çakıl değil) ameliyatlar, yoğun bakımlar geçirdiler. hastaneleri kabullenemedik.
Dostlarımız dostluklarımız arttı, birlikte eğlendik, birlikte çoğalttık hayatı.
yine de eksilenler oldu.
Dostken arkadaş kategorisine geçenler oldu, direnmedik olduğu gibi kabul ettik.
Bu yıl anladımki en değerli şey rutinmiş, bir adım ilerinin mücadelesini vereceğine var olan hali korumaya çalışmak ve o rutinden çıkmamakmış huzur.
Evden eksilen oğlumuzun boşluğunu hala dolduramadık.
Zor bir yıldı, güzel şeyler de oldu ama zordu, orası kesin. şimdi size depresif görünmeyeyim diye baloncuklu cümleler kuramayacağım.
2011 başlasın istiyorum bir an evvel, neşeyle güçle enerjiyle bekliyorum.
evimin kapılarını sevgi ve umutla açıyorum
Hadi bakalım 2011.
Hoşgeldin...
15 Aralık 2010 Çarşamba
İyi günler ben 33 yaşındayım ... :)
Bir balerin olsaydım 33 yaşında emekli muamelesi görürdüm; neyseki değilimBir futbolcu ya da kamu görevlisi olsaydım askerliğimi erteleyebileceğim son yaştı 33; çok şükür değilim olamam da.
Bir inanışa göre insanlar yeniden dirildiklerinde 33 yaşında olacaklarmış!
Diyorlarki ömrün en olmuş dönemi ve yaşıymış; oldum mu ben sahiden?
Hemen her yerde mantığın güçlendiği ve duygusallığın azaldığı yaş sınırı olarak tanımlamışlar 33’ü.
Ortayaşın başlangıcı diyenler var ki; peeh!
Ben notumu geçen yıl vermiştim, fonotiğinden belli "çekici" bir yaş bir kere.
Üstelik nasıl mutluyum, nasıl dengeli, huzurlu ....
Çocukken ellerimi yumruk kapar, kollarımı önüme doğru uzatarak gücümün yettiği hızla koşardım ve koşarken uçtuğumu sanırdım. Gerçekten uçmadığımı anladığımda çoktan büyümüştüm. Büyümek uğruna çocukluğuma dair ne çok şeyden vazgeçmişim. Bir tek hayallerim dışında....
Şimdi hayallerimin bir kısmının gerçek olduğunu görüyorum. Sanki ben gerçekten uçup hayallerimin bile önüne geçmişim, dönüp arkama hayallerime el sallıyor gibiyim.
Hayallerimin makul olmasının payı çok tabi bunda.
Ben hayallerime el sallarken yanımda olanlar; hepinizi “deli” gibi seviyorum, biliyorsunuz değil mi?
Çok memnunum hayattan umarım bu memnuniyetim, keyfim hiç bozulmaz.
Bozulsa da yeni mutluluklarla açığı kapamasını bilen yapıma ve bana bu kodları veren aileme minnettarım.
Ve hayat; akıp giderken olanca hızınla ve kargaşanla, beni de yanına aldığın için sonsuz teşekkürler sana...
İyi günler ben 33 yaşındayım ... :)
13 Aralık 2010 Pazartesi
malafa
Hakan Günday'ın Malafa adlı kitabını okudum. Kinyas ve Kayra'dan sonra oldukça zayıf buldum. Son zamanlarda yazarların son kitapları beni hep hayal kırıklığına uğratıyor nedense.
Yine de enteresan bir yazar Hakan Günday; oldukça farklı bir dil ve yazın gücü var.
Öykü Antalya'da bir kuyumcu çarşısında geçiyor ve kitabın başından sonuna aslında bir günün hikayesini anlatıyor.
Temelde bir turist kafilesinin mücevher alışverişini anlatırken aslında tezgahtardan kuyumcuya; turistten rehbere herkesin birbirlerine söyledikleri yalanları ve aslında yaşamanın illaki bir tezgaha dahil olmak olduğunu düşündürüyor.
Kitaptan;
"-evet! evren bir deneydi, tanrı'nın bir deneyi. ancak her şey yolunda gitmedi. tanrı patladı ve parçaları her yere yayıldı. buna bigbang adı verildi. bizim yapmamız gereken, her şeyi birleştirmek. her şeyi ve kendimizi bir araya getirmek. o zaman tanrı yeniden tek parça olacak. şimdiki zayıflığımız bundan kaynaklanıyor. iyiliğin ne olduğunu biliyoruz ama iyi olamıyoruz. çünkü içimizde tanrı'nın sadece küçük bir parçasını taşıyoruz. iyilik ve kötülük çelişkisi buradan geliyor. gücümüzün asla yetmeyeceği hayallerimiz var: erdem, yüksek değerler, sonsuz kardeşlik, insanlık barışı gibi. ama birleşmediğimiz sürece ne yazık ki hiç biri gerçekleşmeyecek."
kutlu doğum haftası
9 Aralık 2010 Perşembe
iki keçinin evliliği
Yaşamak en tepesini göremediğin hayal bile edemediğin bir dağa tırmanmaksa evlilik o dağdaki keçi yoludur.
Eskiden bir dizi vardı adını bile hatırlamıyorum, orda yapmışlardı bu benzetmeyi, şimdi yaklaşık 10 yıllık bir evlilik tecrübesi ile rahatça söyleyebilirim ki; iki inatçı keçi için bu benzetme çok isabetli :)
Kocaman heybetli bir dağ var önünde, tırmanman lazım. Kayalıklar var, uçurumlar var; çayır çimen de var, eşsiz güzellikte çiçekler de, yuvarlanan kayalar da var, minik heyelanlar da, çağıldayan pınarlar da.
Yolun başındayken insan; dağa tırmanmak çok kolay görünüyor, hop hop atlayıveriyorsun ilk tepecikleri, çukurları.
Sonra işler sarpa sarmaya başlıyor. Dimdik kayalarla uçurumların arasında kalıveriyorsun, ayağını bastığın taşlar sallanıyor, gücün direncin azalıyor. Derken senin gibi bir keçi daha çıkıyor karşına, o dağı aşmaya çalışan bir başka inatçı keçi.
Bu sefer omuz omuza çıkmaya başlıyorsunuz. Elele tutuşup bir keçi yolu açıyorsunuz kendinize, biliyorsun ki artık yalnız değilsin.
Biliyorsun ki artık o yolu iki keçi yürüyeceksin.
Dağ yine zor, yine yine yalçın, yine heybetli.
Yine kara kış var, yine yağmur yağınca ayağının altından kayacak toprak
ama yürümek daha zevkli; korkmuyor insan artık nefesinin tükeneceğinden.
Biri yorulunca diğeri güç verecek, biri dinlenirken diğeri yol açacak.
Ama; bu patikanın iki yolcusu hep iki inatçı keçi olarak kalacak... :)
8 Aralık 2010 Çarşamba
çeliş benimle!
Canım blog,enfess bir yedigöller molası sonrası gerçek hayatın tam göbeğinde bir pazartesi akabinde dostluğun sevginin ve ana kucağının kenti Ankara'da iki yorucu ama ruhen onarıcı gün, sonra yeniden keşmekeş...
yaptığım her şey bir diğeriğiyle, yazdığım her sözcük bir sonrakiyle çelişiyor artık
aklımın yeni oyunu bu, sağım solum önüm arkam çelişki!
çelmek tabiri; en açık anlamıyla galiba çelme atmak veya çelme takmak olarak tanımlanabilir.
Ve çelişki ise; aşağı-yukarı birbirlerine zıt, biri diğerine aykırı veya biri diğerini imha eden şeyler manasına geliyor.
buradan hareketle her adımımın diğerine çelme taktığını ve aklımın çelişkisinin ruhumu delirttiğini söyleyebilir miyim?
tabi :)
1 Aralık 2010 Çarşamba
macaron adasında zafer naraları! :)
bu sefer becerdim, son derece leziz macaronlarım oldu.
hatırlarsan ilk denememde becerememiştim; tık!
ilk yaptığım alışılageldiği gibi bademliydi, anlattığım sebeplerle olmamıştı.
bu kez antepfıstıklı yapmayı denedim.
İlk seferindeki hataları tekrarlamadım ve gerçekten güzel oldu.
Fistikli Makaron hamuru icin:
113 g ayiklanmis tuzsuz antep fistigi ici
82 gr pudra sekeri
5 yemek kasigi (oda sicakliginda) yumurta aki
1 çay kaşığı krem tartar
Bir çimdik:) tuz
Fistikli Krema icin:
43 g ayiklanmis tuzsuz antep fistigi
1 kaşık pudra sekeri
4 yemek kasigi yumusak tereyag
Vanilya özütü
Yapılışı;
Fistikları pudra sekeriyle birlikte mumkun oldugunca ince robottan geçir. Ayrı bir yerde yumurta aklarini ve krem tartarı guzelce cirp, güzel beyaz tepecikler elde et. Her ikisini birbirine karıştır vanilya özütünü de ekleyip tekrar çırp. Sonrasıkma torbasıyla minik minik sık, tepsiye dizilim tamamlanınca bir kaç sefer masaya vur ki içinde baloncuk kalmasın, bir kaç saat beklet dışı kabuklansı, sonra pişir.
Krema icin, ayni makaron hamuru icin yaptigin gibi, fistiklari ve pudra sekerini birlikte cekin. Sonra bu sekilde elde ettiginiz fistik ununu ve vanilyayi oda sicakligindaki tereyagiyla catalla karistirarak butunlestir. Gerekiyorsa surulecek kivama gelinceye kadar buzdolabinda dinlendir.
Pişmiş macaronların dumanı geçince iki macaron arasını kremayla şereflendir :)
26 Kasım 2010 Cuma
ultrasonik inceleme
25 Kasım 2010 Perşembe
canavarlar aşkına!
Zaten babası da monster'mış öyle söylüyor.
Tek haneli yaşlarında istediğine inanması mümkün tabi
hiç müdahale etmiyorum, hoş büyüse de etmem ya.
Laf aramızda bazen ben de inanıyorum canavarlara! içinde ekstra kötülük barındıran ve sıkışınca ortaya çıkaran canlılar var bence.
Ama Çakıl'ımınkiler pek şekerler, şunların tiplerine bakın
Sana ne yapayım dedim ona dün akşam; malum evde mobilyaları bile dikiş konseptine soktuk
Canavar istiyormuş öyle söyledi, şaşırmadım tabi.
Canavar istiyormuş öyle söyledi, şaşırmadım tabi.
Şu çizdiklerine benzer bi şeyler yapabilirim belki. Fark ettiyseniz bir tanesi 3 kulaklı :)
Çocukların dünyası ne güzel değil mi?
Çakıl kolları kadar seviyor mesela, en çok sevdiğini en açık kollarıyla en az sevdiğini kollarını kapatarak seviyor.
Öpünce geçiyor acıları, kanasa bile geçiyor.
Üflesen uçuyor sıkıntısı.
Özenilmeyecek gibi değil :)
24 Kasım 2010 Çarşamba
mavi çocuk
Bayram tatilinde 2 kitap okudum, biri Murat Gülsoy'un yeni kitabı "Tanrı beni görüyor mu? diğeri ise Henry Bauchau'nun Mavi Kitap'ı.
Murat Gülsoy'u ne çok severim hatırlarsınız; tık!
"Bu anı daha önce yaşamıştım" ve "Sevgilinin Geciken Ölümü" kitaplarını beğenmiş ve anlatımını oldukça güçlü bulmuştum.
Açıkçası bu yeni kitap beni pek etkilemedi, hem içinde tekrar öyküler barındırdığı için hem de yazı dilinde aceleye gelmişlik sezildiği için.
Bu nedenle anlatmaya değer gördüğüm diğer kitabı paylaşayım sizlerle; bu kitabı büyük bir ilgiyle okudum.
Mavi Çocuk, ruhu ağır yaralı ergenlik çağında bir çocuk ile tedavisini üstlenen bir psikanalistin, psikozun labirentlerinden sanat yoluyla bir çıkış aramalarının uzun ve sancılı sürecini anlatıyor: Ruhunu kaygı ve korku ele geçirmişken, hezeyanın fırtınaları zihnini oradan oraya savururken huzur bulmak için sığınılacak bir "Cennet Adası" yaratmanın. Kafanın içindeki şeytanları ve canavarları resim yoluyla dışarı çıkarmanın.. "Normaller"in dünyasında bir "engelli" olarak kendini var etmenin. Nihayet, sanatın ve hayatın engellerle dolu yollarında "ben" olarak yürümeyi göze alabilmenin hikâyesini...
Kitaptan altını çizdiğim bir kaç satır;
"Perona giden merdivene kadar götürüyorum onu, kalabalık onu huzursuz ediyor, kollarını çırpmak geliyor içinden. Kendini güç bela tutuyor. Bu çaba yüzünden birlikte acı çekiyorsunuz, bu sahiden gerekli mi? Bilinmiyor. Merdiveni tırmanmaya başladı bile, tren daha görünmediği halde acele eden ince silüet. Küçük adasında, küçük kabarcığında yapayalnız, başkalarının uçsuz bucaksız okyanusunda yüzüyor."
Murat Gülsoy'u ne çok severim hatırlarsınız; tık!
"Bu anı daha önce yaşamıştım" ve "Sevgilinin Geciken Ölümü" kitaplarını beğenmiş ve anlatımını oldukça güçlü bulmuştum.
Açıkçası bu yeni kitap beni pek etkilemedi, hem içinde tekrar öyküler barındırdığı için hem de yazı dilinde aceleye gelmişlik sezildiği için.
Bu nedenle anlatmaya değer gördüğüm diğer kitabı paylaşayım sizlerle; bu kitabı büyük bir ilgiyle okudum.
Mavi Çocuk, ruhu ağır yaralı ergenlik çağında bir çocuk ile tedavisini üstlenen bir psikanalistin, psikozun labirentlerinden sanat yoluyla bir çıkış aramalarının uzun ve sancılı sürecini anlatıyor: Ruhunu kaygı ve korku ele geçirmişken, hezeyanın fırtınaları zihnini oradan oraya savururken huzur bulmak için sığınılacak bir "Cennet Adası" yaratmanın. Kafanın içindeki şeytanları ve canavarları resim yoluyla dışarı çıkarmanın.. "Normaller"in dünyasında bir "engelli" olarak kendini var etmenin. Nihayet, sanatın ve hayatın engellerle dolu yollarında "ben" olarak yürümeyi göze alabilmenin hikâyesini...Kitaptan altını çizdiğim bir kaç satır;
"Perona giden merdivene kadar götürüyorum onu, kalabalık onu huzursuz ediyor, kollarını çırpmak geliyor içinden. Kendini güç bela tutuyor. Bu çaba yüzünden birlikte acı çekiyorsunuz, bu sahiden gerekli mi? Bilinmiyor. Merdiveni tırmanmaya başladı bile, tren daha görünmediği halde acele eden ince silüet. Küçük adasında, küçük kabarcığında yapayalnız, başkalarının uçsuz bucaksız okyanusunda yüzüyor."
23 Kasım 2010 Salı
üretim bandı :)


efendim, müessesemiz aile boyu üretime geçmiş olup şu fotoğrafta görmüş olduğunuz minik kitaplık; tazecik imal edilmiştir :) baba tahtayı kesmiş yontmuş boyamış çakmış monte etmiş
anne rafları dikmiş - kısa oldu yaw
anne kumaşı ölçmüş kesmiş teğellemiş dikmiş sopalara sabitlemiş
çakıl hanım da özenle kitaplarını yerleştirmiş ve nihayet boyuna uygun bir kitaplığa sahip olmuştur.
Not: sipariş alınır, overlok çekilir, paça yapılır :)
22 Kasım 2010 Pazartesi
7 Kasım 2010 Pazar
çakıla pijama diktim
(olayı büyütmek için atölye, proje filan diyorum yoksa bildiğin pazen pijama )
kendisi pek bir sevindi mutlu oldu, model bu kadar kurtlu olunca pijamanın net bir fotoğrafını çekmek ve yayınlamak da mümkün olmadı :)
3 Kasım 2010 Çarşamba
1 Kasım 2010 Pazartesi
kapıda karşılama
iyi ki doğdun bebeğim..
bugün çakılın okulda doğumgünü partisi vardı
gidemedim
sonuçta biz ona doğumgünü partisi yapmıştık hem de çok güzeldi
sonra dün yani gerçek doğumgününde kutladık birlikte o da çok güzeldi
ne yapsa eksik geliyor işte insana
gidemedim
burnumu toplantılardan çıkaramadım
öğle arasında deli gibi araba kullanarak gidip okulda gördüm
(evde unutttuğum bilgisayarımı almaya gitmiştim aslında)
yanıma geldi, "bugün benim doğum günüm olacak" dedi.
"sen beni alkışlayacak mısın?" dedi
kalamam dedim anlattım
"babam?" dedi
gelemez dedim anlattım
"nunu?" dedi
"anneannem?"
"dede?"
"babaanne?"
"burak amçamla nida gelecek mi?" dedi
"sibel teyze? ılgaz?"
aklına gelen herkesi sordu, anlattım
bu sadece arkadaşlarınla sana özel dedim
sizin partiniz dedim, sen büyüklerle zaten kutlamıştın dedim
ikna oldu ama "sen keşke büyük olmasaydın" dedi
öptü el salladı, mickey'li pastasını kucaklayıp küçücük poposunu sallaya sallaya gitti.
şimdi lütfen siz; arkasından düğümlenen boğazım ve gözyaşlarımın saçmalığına ikna etsenize beni .....














