14 Ocak 2010 Perşembe

pofuduk

sevgili günlük,

Diyarbekir-mardin gezime gönül desteği veren herkese teşekkür ederim,
canım ülkemde bi avuç sivil toplum kuruluşu olduğu için sosyal faaliyetten altın gününü anlayan nice nesiller yetişti, bunu az buçuk aşmış olmak bence çok da aferinlik bir şey değil, saolun hepiniz.

bugün güzel bir gün, sanki yumuşacık bir bulutun içindeyim.
Pofuduk.
Ve orada zamanı unutabilirim. Gece ve gündüz zaten karıştı birbirine.
Dinlendim dün gece, uyudum uzun uzun, harika filmler de izleyebilirdim, güzel kitaplar okuyabilirim, müthiş yemekler yerim, belki tavanı seyrederim
sanırım ben bu minicik dünyamda binlerce yıl hiç dışarı çıkmadan yaşayabilirim :)
Dışarda mevsimler değişmiş, biz hiç fark etmemişiz gibi.
Yeni kelimeler özleyecek kadar dinlendim dün gece.
Çalışkan arı olmaya hazırım bugün :)

12 Ocak 2010 Salı

boğazımda düğümlenen...

Bunlar olağanüstü çocuklar, her birinin gözleri pırıl pırıl
İşin aslı ben öyle köy görmemiş, koyunu kuzuyu kitaplardan öğrenmiş biri değilim artık biliyorsunuz zaten
daha önce Van'a Maraş'a Antep'e vs gitmişliğim de var.
Ama bir şehri görmekle o şehrin köylerine gidip gerçek yaşamın havasını solumak birbirinden çok farklı.
Diyarbakır'ın Beneklitaş ve Sırımkesen köylerini, Mardin'in Kaşıkça köyünü ziyaret ettik Toçev'le birlikte.
Artık pek çok şirketin yaptığı gibi müşterilere janjanlı yılbaşı sepeti, bayramlarda çikolata vs göndermiyoruz biz de. Onun yerine bu miniklerin ellerini tutuyoruz, gözlerinin ışıltısına destek olmaya çalışıyoruz.
Yılbaşı sonrası "bir bot bir mont" dağıtılan okullardan bazılarına kendimiz götürelim istedik hediyelerimizi.
Hem vermek hem almak için; bot verdik neşe aldık, mont verdik umut aldık.
Onlar gülümsedikçe içimiz ısındı da, boğazımızdaki düğüm hala yumuşamadı.
Anlatsam ağlatırım hepinizi, Ocak soğuğunda okula çıplak ayakla terlikle geldiklerini anlatsam, yada 5 yaşındakinin sırtında 2 yaşındakiyle okula geldiğini.
Bir de derler ya o coğrafyanın çocukları çeliklenmiştir hasta olmaz vs, nasıl yalan nasıl yalan
her biri üşüyordu, öksürüyordu çoğu, elleri buzz gibi.
Sustum bu kısmını atlıyorum müsadenizle.
Asıl anlatmak istediğim öğretmenler, ben böyle bir ideal böyle coşku böyle özveri görmedim.
Çocuklar ve o köyde yaşayanlar başka bir yaşamdan çoğu zaman bihaber olduklarından daha kolay belki durumları. Ama o köylerde öğretmen olmak ve uçsuz bucaksız bir alanda minicik iki göz heryanı dökülen okulda canla başla çalışmak, tam dibinde lojman diye verilmiş barakada aylar yıllarca yaşamak önünde eğilinmesi gereken bir şey bence.
Müthiş yürekli öğretmenler tanıdım bu sayede, her biri benden küçüktü, tek tek ellerini öpesim geldi.
Tam da o köyün orta yerindeki okulun duvarlarına töreyi yıkalım konulu panolar yapmak, kadın haklarını anlatmak vs her biri devrimci, kocaman yürek demek.
Dönüşte bir de onca yola üşenmeyip havaalanına bizi uğurlamaya geldiler ya...

10 Ocak 2010 Pazar

bakan göz / gören göz






bakışlarındaki ışığı mı anlatsam, güzel gülüşlerini mi, beni de içine alan umut dalgasını mı?

diyarbekir kalesinden notlar:

Herkese merhaba,
hem anlatacak çok hikayem var hem de paylaşacak fotoğraflarım
ama henüz gezinin etkisi altındayım, boğazımda düğümü duruyor
bu halimle anlatırsam epey dramatik olur.

fotoğraflar da henüz hazır değil
bu yüzden sizlerle ellerine ilk kez fotoğraf makinesi alan çocukların çektiği bir kaç fotoğrafı paylaşıyorum, keşke bu fotoğrafları çekerkenki küçük sevinç çığlıklarını, heyecanlarını da karelere yansıtabilmş olsaydık



5 Ocak 2010 Salı

bir şey değişir, her şey değişir ...

Sevgili blog dostlarım,

Yarın sabahtan itibaren bir kaç gün TOÇEV'le birlikte uzak coğrafyalarda, zor şartlarda eğitim görmeye çalışan miniklere bot-mont dağıtmak üzere Diyarbakır-Mardin dolaylarında olacağım.

Işık doğudan yükselir..

4 Ocak 2010 Pazartesi

ikibinon


2 değil de 3 gün tatil yapmanın bu derece mi farkı olur yahu? dinlendim, sakinleştim, yenilendim, harikayım, bomba bile olabilirim :)

yılbaşında evimizde oturduk, çakıllı şaraplı arkadaşlı filmli çok mutlu olduğumuzu fark ettik, alberto choona'nın desteğiyle yılbaşı menümüzü rosto ve bademli pilav şeklinde oluşturmuştu, mis gibi evdeydik neticede.

hediye paketi açmak harika bir şey ayrıca.
kendim dahil herkesin hediyelerini ben almış olsam da :)
gayri meşrutiyet ve neyi sevdiğinizi biliyor olmanız büyük avantaj.
sonraaa 3 gün uzun uzun yahu; ablalı enişteli bir gün bir gece, bir rakı bir şarap, bir ılgaz bir çakıl, bir köfte bir ekmek, sonraa sabah kahvaltısı polonezköy yeni birileri minik birileri, şirin birileri, sonra akşam komşuculukları, ziyaretleri, sonraaa emirgan kahvaltısı, sonraa kanka geceleriii....

şahane bi şeymiş bu 2010, aynen böyle devam evladım :)

3 Ocak 2010 Pazar

orta yaşlı, çok da sevmediğim bir "adam" gibiyim

Fena okur değilimdir ben blog,
Epey kitap okudum daha da okuyacağım elbet
bunların içinde yazarı erkek olan ya da baş karakteri bir erkek olan çok kitap vardı
her birinde bugüne dek en çok hissettiğim şey "empati" idi.
Hamdi Koç'un bu kitabından resmen ortayaşlı çok da tasvip etmediğim o adam gibi hissettim, ilk kez bir erkek gibi hissettim. bir adım sonrasını "ben" oldum tahmin ettim.
Büyük zevkti.
Gerçekten, -çok hoşlanmadığım bir karakter de olsa- bana resmen bir başkası, üstelik de bir erkek gibi hissettiren bu romana minnettarım ...
Hamdi Koç'un "melekler erkek olur" "iyi dilekler ülkesi" "çocuk ölümü şarkıları""çiçeklerin tanrısı" kitaplarını da okudum, hepsini sevdim.
Okusanıza ! :)
Kitaptan altını çizdiklerim;
Uzun uzun, yavaş yavaş uyumak. Ve saat sesi ya da kadın eli gibi herhangi bir dış etkiyle değil, akıl acıyı yendiği, vücut huzuru fethettiği zaman içeriden uyanmak.
*
İyiydim, iyi. Bir iki saat sonra yine kötü olacaktım haliyle. Kim hangi ruh halini ilelebet muhafaza edebilir ki! Ozzy bile diyordu bir yandan: You're having a good time baby, but that won't last.
*
Onlar birbirine benzeye benzeye ölüp gidecek, sen farklı ve ölümsüz olacaksın, diyemezsin. İnanmaz. Dünyanın en kıskançlık veren görüntüsü bir arada eğlenen, neşeli insanların görüntüsüdür.
*
"Donuk yüzlü nesli" diyorum artık çocuklarıma ve akranlarına. Zor gülüyorlar, çabuk surat asıyorlar, geç cevap veriyorlar.

30 Aralık 2009 Çarşamba

2010, buyrun sahne sizin..


yeni yıl kutlamaları, temennileri vs
eksik kalamadım blog, her nevi klişenin içindeyim
kabullen artık beni :)
her ne kadar çok manalı bulmasam da yeni yıla geçen yıla göre daha iyi davranacağım bir kere, ama şimdi "2009'un enleri" listeleri filan veremeyeceğim, o kadar da değil.
o hikayeleri sevmiyorum, bu "yıl kapama törenleri" var ya, onları da sevemiyorum ben. cuma tatilini seviyorum, o mis :)

yeni yıl, illa bir şey yapmakla görevli görüyorsa kendini, şu pasaportuma bir el atsın, zavallı pasaportum boynu bükük duruyor kenarda, Roma'dan beri vize yüzü görmüş değil.
işim düşsün kendisine. eskiteyim bu sene. minimum 5 kaşe isterim aşağısı kurtarmaz.

28 Aralık 2009 Pazartesi

güzelliğin 10 para etmez :)


elinde fotoğraf makinesi ile yanıma geldi.
dedi ki bana "anne, gülümse"
gülümsedim, fotoğrafımı çekti
makineyi önizleme ayarına getirdi, çektiği fotoğrafa baktı
sonra kafasını kaldırıp bana dedi ki;
"anne, sen çok güzelsin"
bittim, eridim, mutluluktan uçtum
mutfaga gittim, elinde fotoğraf makinesiyle oynamaya devam ediyordu
bir bardak su içip geri geldim ve arkasından sessizce onu izlemeye başladım
yüzünü kanepeye dönüp dedi ki;
"koltuk, gülümse"
"koltuk, sen çok güzelsin"
.....................

27 Aralık 2009 Pazar

bırak güneş ısıtsın içini


günaydın blog,
nasıl güzel bir cumartesiydi di mi,
havaların böyle güneşli ve sıcak gitmesi beni bir yandan ürkütürken bir diğer yandan acayip mutlandırıyor.
fiziken ve ruhen güneşli bir hafta olsun...

18 Aralık 2009 Cuma

kabak tadı veren doğumgünü postları :)


bu son blogcum söz,

bu sene şımarmanın dozunu kaçırdım idare et :)

17 Aralık 2009 Perşembe

16 Aralık 2009 Çarşamba

deli koyun: bölüm 3 sahne 32

Dedi ki bana;
"anne sen çok büyüdün 'crazy sheep' oldun" :)
bayıldım bu tanıma
ben artık deli koyunum :P

yani hala koyunum; sürünün peşinden devam
ama ne yapsam yeri aynı zamanda

bu yıl içinde postumu maviye boyatabilirim
kendi yünümü kırkıp kendime hippi elbisesi örebilirim
arada bir sürüden ayrılabilirim tabi kurda dikkat ederek
burnumu türlü çeşit ota sokabilirim
tam benlik işler :)

pek seksi :)

Sevgili blog;

32 diş sırıtarak,
telaffuzu pek seksi bir yaşıma giriyorum ayıptır söylemesi :)


kendime uyarlama doğum günü şiiri ;

Ayşen, günaydın de yeni güne
Yay gibi gerginsin, çözül biraz
Bitmez dünyanın derdi, ertele
Kurmanın hiçbir faydası yok, relax
Bırak güneş ısıtsın içini
Bak baharlar açmış beyaz beyaz
Öyle olmasa da, sen öyle farzet
Bakarsın umduğundan iyi geçer yeniyaş
*(sezen'den izin almıştım)

dinlemek isterseniz tık

14 Aralık 2009 Pazartesi

yaşamın bilmediğindir

bir şey oldu, sevmek aklıma takıldı.
sonra sevmek'i aradım ben.
4.430.000 sonuç çıktı. bilgisayarlar yalnızca cevap verebiliyor. sorular mühim. neyse o yuvarlak hesap 4,5 milyon sonuçtan bildiklerim vardı elbet, açtım baktım.
insan bildiklerini arıyor bazen. nasıl sevmişler diye mi baktım, nasıl sevmeliyim diye mi, bilmiyorum. afilli laflar aradım, o kesin.
kunduzlara dair bir şey de olabilir tabii, neden olmasın.
sonra düşündüm, o 4.5 milyon sonuç içinden sanırım seçtim:

“Kendi olarak, sana gelen-
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen-
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- -
O, işte...”

Oruç Aruoba

okudum ağladım, ağladım okudum. nesine bilmiyorum.
bak yine okudum, gözlerim doluyor. tuhaf. ama iyi geldi. yazayım istedim.

güzü beklerken

Ankara'dan dönüşte uçakta okumak için hızlıca aldım bu kitabı.
İlk 10 sayfa "ehh" okudum
20. sayfa itibariyle ufunet bastı!
orta koltukta oturduğum için kalkıp, aldığım diğer kitapla değiştiremedim, el mahkum İstanbul'a kadar okudum bitirdim.
"Arada bir ruhunuza dokunan bir kitap çıkagelir" yazıyordu arka kapağında.
Dokundu hakikaten, ruhum ağırlaştı sayesinde.
Tanıtımı şöyle;
"Bu kitapta Scott, insanların yaşamlarını değiştirmeye meyilli,
yanında sürekli uyuyan bir Labrador yavrusu olan, Robert isimli evsiz, gizemli bir adamla tanışır. Robert’ın sıra dışı bilgeliğinden etkilenen Scott, geçmişindeki yaraları iyileştirmeye çalışacağı bir maceraya atılır. En nihayetinde karşı karşıya kaldığı ikilem,
duyduğu çağrı ile dünyevi sorumlulukları arasındadır. Şaman enerji şifası, bilinçli yemek, doğa ile iletişim, atalarla bağ kurma ve daha pek çok yaklaşımın yer aldığı bu yolculukta,
Scott’a eşlik edin. Elinizden bırakamayacağınız bu kitap,
insan ruhunun engin uyanışına dair sürükleyici ve olağanüstü bir keşif..."
ben bu spiritüel dünyaya yaşam koçlarıyla açılma safsatalarına katlanamıyorum, tamam güç insanın içinde sonuna kadar varım, bunu bulmak için spiritüel yaşam koçu şart mı?
Neyse illa istiyorsanız okuyun kendiniz karar verin, sen ne dersin derseniz vakit kaybı derim.

11 Aralık 2009 Cuma

yağmur

çok güzel yağdı bugün,
küçük bir öğle yürüyüşü yaptım kendimle başbaşa
iyi geldi gerçekten

Günboyu karanlıktan sonra, kar olmaya kararlı, çıtırtılı bir yağmur başlar:
eski Usta’nın o geç kalmış sözünü düşünürsün :
“Yeni yılla yeni değişim gelir.” – gelir, belki…

Oruç Aruoba

7 Aralık 2009 Pazartesi

karadenizlinin biri birgün...


Canım günlük,

Haftalardır heyecanla beklediğim 4 günlük Karadeniz seyahatimi Çakıl'ımın hastalanmak için illa da bu tarihi seçmesi neticesinde 2 günde apar topar dönerek sonlandırdım.
Planlarım hayallerim görüşülecekler listem vardı, Kafka'nın izinden giden Tezer Özlü misali çocukluğumun izini sürecektim, ama sağlık mühim herşeyden.

Giresun'a ayak basar basmaz ilk yapmak istediğim şey yukarda yolunu gördüğünüz bahçemize -fndık bahçesi /köy ne derseniz artık- gitmek oldu. İyi ki de gitmişim, bir ertesi güne bırakmadığıma çok mutluyum.

Bu fotoğraflarda gördüğünüz bizim bahçedeki evimiz;
yıllardır kullanılmamaktan sarmaşıklar altında kalmış.


Öyle güzel anılarım var ki bu evde; tam kapısının önündeki yer sofrasında anneannem ve dedemle gaz lambasının ışığında yediğimiz yemekleri, muhabbetlerimizi unutmam olanaksız.


Fındık zamanı bu küçücük evde aynı yatağın içine bütün kuzenlerimle doluşup sabaha kadar kikirdeşmelerimizi, tavandan iple çarşaf gerdirip evi odalara ayırmamızı :) anneannemin bahçeden taze sebze toplayıp hazırladığı yemekleri, illa da topraktan yeni çıkmış patatesleri, dalından koparıp yediğim meyveleri, kulaklarımıza astığımız kirazları, dallarında sallandığım ağaçları, süzgeçle balık tuttuğum dereyi sayfalarca anlatabilirim.



Bu fotoya bakıp anlamanız mümkün değil tabi, yukarıdaki fotoğraftaki minicik yer tuvalet.

Gece tuvaleti gelen önce dedesini ya da anneannesini uyandırır, birlikte gaz lambasıyla çişe gidilirdi. Biz öyle geceleri harry potter misali lambamızı kapıp gezinmezdik, ürkek çocuklardık :)

bahçeye varır varmaz, kızıma çocukluğum boyunca bana yapılmış olan bu seyyar beşiği yaptım, bizim orda adı "ılıncak"

çakıl "çok sevdim, çok sevdim" diyerek uyudu. biz de çok severdik ılıncağı, yanyana üç çocuk oturup yere göçüp popomuzu incitmek pahasına sallanırdık.


bu ise aslında bir fırın, darı (mısır) fırınlanır, ekmek yapılır, ya da fasulye kurutulur vs.

Biz tavşan beslemiştik içinde, ekmek yapan darı yapan olmayınca torunlara tavşan yuvası olmuştu, ah ne güzel günlerdi. Şu zaman makinesi bize yetişmeyecek en çok ona üzülüyorum.



bir hayaldi gerçekten güzel

Barış Müstecaplıoğlu, “Bir Hayaldi Gerçekten Güzel” ile romanının temelini 14-15.yüzyıllar arasında yaşadığı tahmin edilen Siyah Kalem lakaplı ressamın etrafında kuruyor. Ana öyküsü günümüzde, İstanbul’un benzersiz manzaraları eşliğinde geçen bu eserinde, Siyah Kalem’in resimlerinin rehberliğinde bizleri 1400’lü yıllara, göçebe Türklerin şamanist dünyasına ve yılan kuyruklu iblislerine götürüyor.

Okuyucuyu zorlamayan, rahat ve keyifli bir kitap.
Altını çizdiğim bir paragrafı paylaşmak isterim;

"Çoğu zaman insanlar asla yanında olamayacakları kişiler tarafından bile sevilmek isterler. Bunun o kişilere ne kadar acı vereceğini düşünmeden. Kötü olduklarından değil, zayıf oldukları için. Bazı insanlar sevilmeden yaşayamaz."

bir de;
kitabı okuyunca, ömrümün bir yazını büyükadada geçirdiğime daha da çok sevindim, öyle güzel tasvirler var ki adaya dair.

30 Kasım 2009 Pazartesi

bana mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?

kızım, oğlum, kardeşim....
aklımı çelen günbatımı...
elbetteki eksik kadro, ama mutluğumun bir parçasının resmedilmiş hali budur şüphesiz.

20 Kasım 2009 Cuma

aferin bana


Her şeye boşver, dolu dolu yaşa. Madem ki bir aşkın var, ne güzel, tadını çıkar...
Sanki ayıp bir şeymiş de utanıyormuşsun gibi yazmışsın bana...
Her şeye boşver ve aşkı yaşa...
İlle de büyük aşk olması gerekmez; yaşanan her aşk büyüktür, yeter ki tadını çıkarmasını bil... Çok büyük umutlar bağlama, yarını hiç düşünmeden, günü gününe sev, sevginin tadını çıkar... Sevgide geleceği düşünürsen aşkı, bombok edersin.
Sakın haaa...Sonsuz, monsuz diye karşındakinin başını yeme...

Her şeye boşver;
öylesine sev ki, sevdiğini bile umursama,
salt kendin için sev, bencilce yaşa aşkı, bütün maddesiyle...
Yaşamdan elinde kala kala salt yaşadığın sevgiler kalır sonunda, ne şu, ne de bu...
Bütün onlar, aşkı yaşamak için gerekli olan - ne yazık ki gerekli olan- gereklerdir.
Aslolan aşktır yaşamda...
Dolu dolu, dolu dizgin, zilzurna, saniye saniye aşkı yaşayarak sev...
İki yıl, üç yıl sürecek diye umutlanıp enayilik etme...
İster sürer, ister sürmez... Sen o anı yaşa yeter ki...
Yitirdiğin zaman; yaşadıklarını kazanmış olacaksın...
Sonunda elbet yitireceksin, ama yitireceğini hiç düşünme;
çünkü aynı zamanda kazanmışsındır da... Anılar kazanıyorsun daha ne...

İç o zaman, sarhoş ol...
Yüce şeyler düşünme severken, sevgiyi berbat edersin;
çünkü sevginin kendisinden daha yüce bir şey olamaz..
Aferin sana seviyorsan, seviliyorsan...
Sakın kuşkulara kapılma. Karşındakini didikleme, yiyip bitirme...
Türk gelenekleri, görenekleri öyle...
Sakın bu aptallığı yapma...
Severken yirmi yıl sonrasını değil, yirmi dakika sonrasını bile düşünme, sevginin içine edersin... An an yaşa, derin derin hem de...

Afferin sana...
Çok sevindim. İşe güce boşver.
Artık sana ne Surname'yi, ne de başka şeyi soruyorum.
Keyfince yaşa, sev...
Sevildikçe sev, sevilmeyince de tastamam boşver ve o zaman o güzelim yalnızlığına sarıl...
O yalnızlık ki, bütün sevgilerden daha güzeldir ve sonunda onun koynuna girmek için kendi kollarımızla kendimizi sararız...
O zaman da hiç üzülmeyeceksin.
Çünkü nasıl olsa, sığınacak bir yalnızlığımız var;
günün birinde anamız bile bizi bırakır gider ama o yalnızlığımız, biz yaşadıkça bizi hiç bırakmaz... Severken bunları düşünme, lütfen yarınsız sev!

Hadi, sevgiyle öperim. Yaşa sen !...

Aziz NESİN

15 Kasım 2009 Pazar

aynada melankoli


Jean Starobinski'nin "Aynada Melankoli" kitabı Batı kültüründe melankoli konusunu şair Charles Baudelaire metinleriyle işliyor.
Kitapta beni etkileyen kısımların neredeyse tamamı da Baudelaire'nin dizeleri.
Melankoli üç temel konuyu eşzamanlı olarak gözlemlememizi sağlar. Bunlardan ilki Batı'nın din ile ilişkisinde vicdan ve bilinç kavramlarının oluşumunu belirleyen melankolinin kendisi; ikincisi bu önemli konunun Batı modernitisindeki inanç küresine ilişkin temel yapıları haber veren Baudelaire'in, her biri gerçek birer labirent olan şiirlerle örülmüş poetikası; üçüncüsü ve belki de en önemlisi, bu iki konunun incelenmesinde işe yarayacak yöntemin işleyiş biçimi.
Altını çizdiklerim ise şöyle;
"Melankoli, her şey uykudayken, öğle vakti,
Dayamış elini çenesine, bir koridorun ucunda
Ağır aksak adımlarıyla erkenden sürükler sıkıntıları,
Ve alnı gecenin uyuşukluğuyla hala nemli"
"Aynadan yansıyan iğretiliğin, derinlik yokluğunun ve ele gelmez Boşluk'un yarattığı melankoliden daha "derin" bir başka melankoli yoktur"
Starobinski metinde Leonce ile Lena'daki Büchner prensesinin ağzından şunu söyler;
"yoksa ben, üzerime eğilen her görüntüyü derin sessizliği içinde yansıtmaya mı mahkumum; savunmasız, zavallı bir su kaynağı gibi miyim?"
Biraz uzunsa da en sevdiğim kısmı yazmadan geçemedim;
"Aşkımın hikayesi ayna gibi parlak ve temiz bir yüzey üzerinde yapılmış bir yolculuğua benziyor; başdöndürücü tekdüzelikteki bir ayna, bütün duygularımı ve hareketlerimi kendi bilincimin sağladığı ironik kusursuzlukla yansıtan bir ayna, öyle ki, ne zaman kendimi akıldışı bir harekete ya da duyguya kaptırsam, peşimi bırakmayan hayaletimin sessizce yakındığını ayrımsarım. Aşkı bir koruyucu gibi görüyodum (...) Bana özgü delilikten sağlayabileceğim bütün yararlardan mahrum bırakıyordu beni...
Kimbilir kaç kez üstüne atlayıp boğazına sarıldım ve "Kusurlu ol, sefil! seni rahatça ve öfkesizce sevebileyim!" diye bağırdım. Yıllarca hayranlık duydum ona, içim kinle doluydu. Sonunda ölen ben olmadım (...) Siyaset'in dediği gibi, ya zafer ya ölüm, yazgının önüme sunduğu seçenekler bunlardı! Bir akşam bir ormanda... bir su birikintisinin kıyısında..., onun gözlerinde hoş gökyüzünün yansıdığı, benim kalbimin ise bir cehennem ateşindeymişcesine kıvrandığı melankolik bir gezintiden sonra ..."

10 Kasım 2009 Salı

eldivenler hikayeler

Son derece keyifle okuduğum bir kitap oldu; okurken altını çizdiğim kısımlardan bazıları şöyle;


"insanın duyguları söz konusu olduğunda sözcüklerin ne denli cılız ve çelimsiz kaldığını, gerçek denilen şeyin doğasının ne kadar ele avuca sığmaz ve kaypak olduğunu; iç dünyamızın karmaşası karşısında tanımların, terimlerin yetmediğini anladım. Bunların çok daha fazlasıydı insan; kendine bile yabancı olan yanlarıyla karşılaştıkça bunu daha iyi anlıyordu."


"kişisel kazıların çoğu, bizi kendimize rağmen olan yanlarımızla yüzleştirir ve bu, çoğu kez hiç hoşumuza gitmez."

Murathan Mungan'ın "adalet" konusunda azılı bir suçlu olan kahramanın ağzından söyledikleri tüylerimi ürpertti;
"Adalet; açıklarından kimin nasıl yararlanacağı üzerine kurulu bir gösteriydi. Atlatılması gereken tuzaklarla dolu bir gösteri. Yasaların boşluklarını, adalet sisteminin su alan yerlerini tanıyanların; mevzuat açıklarını ustaca kullanmayı bilenlerin oyunuydu. Adalet, pahalı bir prodüksiyondu; yoksullar, çaresizler, kimsesizlerse bu pahalı prodüksiyonun ucuza kapatılmış figüranlarıydılar yalnızca. Mahkeme dediğiniz tiyatroda rol dağılımı çoktan yapılmıştı. Taraflardan biri kaybetse de, bu oyundan her seferinde kazançlı çıkan pahalı takım elbiseler, şık döpiyesler içinde temsil edilen , levhası bile bizim gibilerin apartman dairesi fiyatı eden avukatlık bürolarıydı ve onlar bütün ciddi görünüşlerine karşın, bana yüksek komisyonla çalışan üçkağıtçı artist simsarlarını hatırlatıyorlardı. Bu kadar sabıkalı ve sicilli bir suçlu olmasam rahatlıkla avukat olurdum"

buna da bayıldım:)

"hepimiz kendimizi karşı taraftan daha zeki ve uyanık sanırız. Başkalarının numaralarını gören gözlerimiz, kendi numaralarımızın kolay görünmeyeceğine inanır. Ne de olsa insanoğlu zaafları olduğunu bilir, ama onları tanımak istemez"

ve inanarak kurmayı istediğim cümle ise budur; henüz bu mertebeye eremedim :)

"ben yıllar içinde daha çok onun sessizliklerini okumayı, anlamlandırmayı öğrendim. Hem bazı suskunlukların kelimelere emanet edilmeyeceğini bilenlerdenim"

okuyunuz, öneririm, hatta mümkünse önce "kadından kentler"i sonra bu kitabı okuyunuz.

3 Kasım 2009 Salı

bir de baktım yoksun

"Buzdan bir kütle, mumyadan bir heykel gibi izledim kaderimi. Babam yanımda olsa bir tokat atar kendime getirirdi beni." Çocukluk düşlerinden yapılmış bir evin gölgeleri içinde babanın hayaletiyle karşılaşmak... Portobelloda, George Orwellın evinin önündeki kaldırımda oturup Tanpınar okurken zamansız sevgiliyle karşılaşmak... Kuledibinde, her şeyini bir Hopper çizimini elde edebilmek için harcamış bir adamla karşılaşmak... Ölüme çeyrek kala, bir balık lokantasında küçük kızının genç kadın haliyle karşılaşmak... Cinayetle kaza arasındaki bulanıklığa sığınırken, bir evcil hayvan dükkânında vicdan azabıyla karşılaşmak... Kara mizahla yoğunlaştırılmış usta anlatımıyla Yekta Kopan, okurunu, kentler, kitaplar, resimler, şarkılar, fotoğraflar ve insanlar arasında gezdiriyor. Çok iyi bildiğimiz ama unutmaya çalıştıklarımızı hatırlatıyor.

Bir solukta okunan, sade yapısı içinde bir parça düşsel ögeler içeren, çoğu söyleyeceği şeyi satır aralarına saklayan bir kitap…

Benim için en etkileyici bölümlerinden biri;

“Neyse, çok düşündüm ve hayatımı senin üstünden ikiye ayırmam gerektiğini anladım.
1.Sana benzemekten ölesiye korktuğum dönem.
2.Senin kopyan olduğumu anlayıp, bununla başa çıkmaya çalıştığım dönem.”

Öykülerin kendi içinde bir benzerliği de var.
Hepsi, kaybedişin ardından yaşanan boşluk duygusunu ve bu boşluğu doldurma biçimlerini anlatıyor.
okuduğuma sevindim, öneririm...

2 Kasım 2009 Pazartesi

mutlu yıllar bebeğim

Güzel kızım, Çakıl'ım

adet olduğu üzere bu yazıya sana bir doğumgünü mektubu yazmak için başladım
geçen yıl ve önceki yıl olduğu gibi.

dün sabah, odamdan içeri girip yüzümü öptün, bir kuş sürüsü havalandı içimde.
özel bir çocuksun, özel bir insan..
öyleki gülümsemeyen birini gördüğünde hemen gidip gülmesini sağlamaya çalışıyorsun
geçen hafta Ankara'dan dönüşte havaalanında uçağımızın rötarı nedeniyle beklerken bir çift vardı karşımızda. kız belliki sevgilisinden ayrıldığı için ağlıyordu.
yanına gitttin
"-lütfen gül" dedin, kız şaşkınlıkla sana baktı
anlamadığını düşünüp
"-please laugh" dedin
güldü biliyor musun çakıl'ım
senin etrafındaki herkese mutluluk ve neşe verecek bir gücün var
hiç eksilmesin dilerim.

güzel bir resim çizdik beraber.. yıldızlı şarkılar eşliğinde..
senin bana benzeyip benzememen hikaye, ben artık aynaya bakınca "sen"den bir şeyler görüyorum kendimde..

geçen sene dediğim gibi;
“Yanağı pembem, dudağı kirazım, gözü okyanusum iyi ki doğdun...”

anlatılır gibi değil

şimdi ben bu fotoğrafın altına post için yazı yazacağım, açıklayacağım siz de okuyacaksınız
çok anlamsız değil mi :)

24 Ekim 2009 Cumartesi

bakış açısı

"denizin üstünde süzülen
rüzgarda savrulan,
martıya,
balık gözlüyor değil de,
kanatlarını deniyor diye baksak?..."

oruç aruoba

20 Ekim 2009 Salı

inceden nağmeler

bazen, 'ancak' bir kadının ruhumdan anlayabileceğini / ruhuma yaklaşabileceğini düşünüyorum.
artık çok geç olmasaydı bunu cidden düşürdüm günlük.

emek verilen tasarlanan heyecanlanılan bir şeye sadece 2 milisaniye "çok hoş" diyerek tepki vermek, bir sürprizin tam ortasında meşgul olduğunu söylemek, cep telefonundaki padişah olsa 2 dk'ya ben seni arayayım deyip kapatabilecek inceliği gösterememek (ya da sadece telefondakine naif olabilmek) ancak "erkek" olmakla açıklanabilir korkarım.

bir erkeği gerçekten "işlenmiş" hale getirmek için ne kadar zamana ihtiyaç var, ne yapmak lazım, bu konuda ciddi öneriye ihtiyacım var, zira yanıtlanmayan tek doğum günü mesajı benimki :)
ama ne gerek var bilmiyor muyum allaansen takıldığım şeye bak.
günlük bak burdan yazıyorum haberin olsun daraldım ben haylice.
yoksa bu sabahın bu vaktinde havaalanı kafelerinde bunları düşünmek akıl kârı değil.
Çok ince ruhlu olduğunu sandığım iki kız oturuyor tam karşımda, hafiften sohbetlerine sızmak niyetindeyim :P
gelişmelerden haberdar ederim.

15 Ekim 2009 Perşembe

Ay'a dinleti

foto: James Neeley

Şşştt, blog'cum
yaklaş, bak gizli bi şey söyleyeceğim
dün gece balkonda oturup Ay'a Oruç Aruoba okudum
parladı yemin yediyorum, pırıl pırıl parladı
Şu Oruç Aruoba'nın iyi gelmeyeceği varlık yok :)

yasamin, birseyleri yitirmenin sureci olacak
- sonradan da, bu yitirdiklerini aslinda yitirmemis oldugunu ogrenmenin sureci...
yasadiklarin, yitmeyecekler - yasayacaklar.
birseyleri yasamissan, gercekten yasamissan, onlari yitiremezsin artik-
istesen bile istemesen bile, yasar artik onlar..
yasadiklarinsin...
yasamin, butun yasadiklarini yitirip, yeniden kazanmanin sureci olacak
-hep yeniden yitirip, hep yeniden kazanmanin sureci....

12 Ekim 2009 Pazartesi

aile fotoğrafı :)

sevgili günlüğüm,
bilsen ne karışığım anlatılır gibi değil
yeterince gizli olmadığın için iş güç deyip geçeceğim yapacak bir şey yok :)

çakılım çok huysuz, annesini özlüyor, özledikçe hırçınlaşıyor
hırçınlaştıkça kendisi de kızıyor; kısır döngü.

çocuk psikolojisi / gelişimi üzerine okuyorum
hemen hepsi olayı tek çocuk sendromuna bağlıyor
kusura bakmayın ama bu bana biraz kolaycılık geliyor, yani çocuğun her olumsuz haline "tekdir ondandır" denmesini eşraftan duymaya alışkındık da uzmanların da buna dem vurması can sıkıcı. bir korkun varsa çocukluğuna in, her yaraya teramicin sür, çocuk huysuzsa kardeş yap vs vs.

bu mudur reçete?
yenisi de huysuzlaşırsa ne yapacağım ?
bir de üstelik çocukların büyük olduğunu bilmesi , kendinden küçüğünü koruyup kollaması, yönlendirmesi, kardeşiyle ilgili sorumluluk üstlenmesi onun güçlü birey olmasını sağlar diyor.
gelecekteki muhtemel aile fotoğrafımız budur o zaman :)

7 Ekim 2009 Çarşamba

sevgiye bulaşın


ikisinin hakkında da uzun uzun konuşabilirim; yerlerinin bambaşka olduğunu söylemeye gerek yok, birbirlerini sevmeleri çok güzel.

hele dokunarak sevmek lütuf,

sevin sevgiye bulaşın, sevgi size bulaşsın..